Ingilizce anlam var

Nasıl ingilizce öğrendiniz, Tavsiye başlığı

2020.10.06 20:00 Alpercetil Nasıl ingilizce öğrendiniz, Tavsiye başlığı

Benim redditte takılmaya yetecek kadar ingilizcem var. Zamanında birkaç kursa gittim, lisede öğrendim ve ihtiyaçtan çevirerek öğrendim. Fakat burada ingilizce yazışan birilerine cevap veremiyorum, anlam bütünlüğünden emin olamayıp çeviri açmam gerekiyor. Siz bu sorunu nasıl çözdünüz ve Sizin tamamen ingilizceyi sökmeniz nasıl oldu ?
submitted by Alpercetil to KGBTR [link] [comments]


2020.06.19 01:08 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7
https://preview.redd.it/ha91pzbh1r551.jpg?width=850&format=pjpg&auto=webp&s=b600e42b2c7732c4a7eb2d2adf205a46b767cca7

Marksizm

Karl Marx, Marksizm’in iki bileşenini, bilimi ve siyasi partiyi, suni bir biçimde birleştirip görünüşe bakılırsa tümüyle yeni, dünyanın daha önce görmediği bir şeyi, yani bilimsel bir temele ve bilimsel bir programa sahip bilimsel siyaseti ve partiyi yarattı. Bu gerçekten de yeni bir şeydi ve üstelik modern ve vakitlice idi ve ayrıca bilimi, aslında en son bilimi temsil ettiklerini duymaları işçilerin gururunu okşadı. Eğer kitleleri kazanmak istiyorsanız, o zaman gururlarını okşayın. Onları ciddi düşünce ve eylem için güçsüz kılmak ve onların temsilcilerini içi boş bir hayranlığın ilk örneği (arketip) yapmak, kendilerinin bile, en iyi ihtimalle yarım anladıkları bir retoriği söylemek isterseniz, o zaman bilimsel bir partiyi temsil ettiklerine inandırın. Onları büsbütün kötücül aptallıkla doldurmak isterseniz, parti okullarında eğitin. Bunun içindir ki bilimsel parti tüm zamanların en gelişmiş insanlarının talebi idi! Yürürken, düşünürken, yazarken veya resim yaparken içgüdü ve ılımlılık ile hareket eden tüm eski politikacılar ne kadar da amatörlermiş. Bu doğal yeteneğin yanı sıra epey vasıf ve teknik gerektirse dahi hiçbir surette bilim değildi. Ve Plato’dan Machiavelli’ye oradan muhteşem Demagog için El Kitabı’nın yazarına bir bilim çeşidi olarak siyasetin temsilcileri ne kadar da mütevazı kişilermiş. Onlar, basitleştirme ve sentez için büyük bir yetenek ve kesif bir gözle bireysel deneyimleri ve kurumları düzenlediler ve sınıflandırdılar, fakat bunu bilimsel olarak yapma fikri akıllarına hiç gelmedi. Sanatsal yaratıcılık için program temeli sağlamak iddiasında olsaydı estetik nasıl olurdu; Marksizm işbu bilimsel sosyalistler içindir.
Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler.
Fakat gerçekte Marksizm’in bilimsel hezeyanı partinin nesnel (practical) politikalarıyla da iyi uyum sağlayamaz. Bu ikisi sadece Marks ve Engels veya profesörle ipleri elinde tutanı şahsında birleştiren Kautsky gibi adamlar açısından uyuşur. Elbette kişi şayet ne istediğini biliyorsa doğru ve faydalı olanı isteyebilir. Fakat – böyle bir bilginin adına bilim denen şeyden uzak olduğu gerçeği dışında – bir yandan doğal hukukun varsayılan gücüne sahip sözde tarihsel gelişme yasalarına, şeylerin nasıl zorunlu ve kaçınılmaz olarak gelmesi gerektiğinin kesin bilgisine dayanıp böylece hiçbir insanın ne iradesinin ne de eyleminin bu ön belirlenimi zerre kadar değiştiremediğini ileri sürmek; diğer yandan dilemek, talep etmek, etki etmek, eyleme geçmek ve detayları değiştirmek dışında bir şey yapamayacak bir siyasi parti olduğunu iddia etmek handiyse çelişkilidir. Bu iki uyuşmazlık arasındaki köprü insan tarihinde kamuoyuna ifşa edilmiş en çılgın kibirdir. Marksistlerin yaptığı veya talep ettiği her şey (kaldı ki talep ettikleri yaptıklarından çoktur) şu anda tam da Tanrı (Providence) tarafından belirlenmiş gelişimin gerekli bağlantısıdır ve sadece doğal hukukun tezahürüdür. Diğerlerinin, Karl Marx tarafından keşfedilen ve sağlama alınan insafsız tarihsel eğilimleri zapt etmek adına yaptığı her şey nafile bir çabadır. Diğer bir deyişle Marksistler, amaçları bakımından gelişim yasasının icrai organlarıdır. Marksistler, üç aşağı beş yukarı bir kişide birleşen doğa ve toplum hükümetinin yasama ve yürütme dalları gibi bu yasanın keşfedicileri ve de uygulayıcılarıdır. Her halükarda diğerleri de istemeyerek de olsa bu yasaların uygulanmasına yardım ederler. Yoksul arkadaşlar her zaman yanlış şeyi isterler fakat tüm çabaları ve eylemleri ancak Marksizm tarafından belirlenmiş ihtiyaca yardımcı olur. Her kibir, her inatçı çılgınlık, hoşgörüsüzlük ve dar kafalılık ve Marksistlerin bilimsel-politik yürekleri ile sürekli sergilenen tüm küçümseyici huylar, saçma ve tuhaf teori karışımları, bilim ve parti pratiklerinden kaynaklanır. Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler. Tek fark şu ki gerçek Profesör Karl Marx’ın entelektüel zekâsı, eksiksiz bilgisi ve çoğunlukla takdire şayan mantıksal birleştirimi ve birlik hediyesi şimdilerde genellikle broşür yazarlarının ilmi, parti-okul bilgeliği ve alt tabakanın papağan gibi tekrarı ile yer değişmiştir. En azından Karl Marx ekonomik yaşamın gerçeklerini, yararlanılan-kaynaklara ilişkin belgeleri ve – çoğu kez oldukça küstahça da olsa – büyük içgüdüsel dehaların keşiflerini çalışmıştı. Onun halefleri ise genellikle Berlin’deki Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile derlenmiş ders kitapları ve özetleri ile yetinmektedir. Ve bizler burada proleteryanın aptal ve hayâsız dalkavukluğuna uymak zorunda olmadığımız için sosyalizm proleteryanın ortadan kalkmasını amaçladığı ve bu sebeple de onu ilgili tüm tarafların yüreğine ve aklına bilhassa faydalı bir kurum olarak görmediği için (büyük ve talihli şahıslar açısından, elbette, tıpkı her zorluk ve engelde olduğu gibi beraberinde pek çok avantajı getirecektir. Bir tür hazır oluş veya açık icra ihtimali ve gerilimi oluşturduğu ölçüde yoksunluğun ve içsel boşluğun bir gün, o büyük anda, birdenbire tüm kitleleri dayanışma ve deha ile hareket etmek üzere zorlayacağına dair her zaman bir umut vardır) burada bir kez daha şu söylenebilir: doğrudur, bir mucize, yani ruhun mucizesi, bir gün proletaryanın başına gelebilir, diğer tüm insanların başına gelebildiği gibi. Fakat Marksizm bu tür bir Pentekostal mucize değildi ve lisana bir hediye getirmedi. Daha çok Babilli bir kafa karışıklığı ve yüksekten atış idi. Proleter Profesör, proleter avukat ve parti lideri, bilim olma iddiasındaki sosyalizm türü olan ve adına Marksizm denilen o karikatürlerin karikatürüdür.
Bu Marksizm bu bilimi ne öğretir? Ne iddia eder? Geleceği bildiğini iddia eder. Sonsuz gelişim yasası ve insanlık tarihinin belirleyici faktörlerine ilişkin derin bir iç görüye sahip olduğunu; neyin gelmekte olduğunu, tarihin nasıl devam edeceğini ve koşullarımızdan ve üretim ve örgüt biçimlerimizden ne çıkacağını bildiğini zanneder.
Bilimin değeri ve anlamı hiç bu kadar saçma bir şekilde yanlış anlaşılmamıştı. İnsanlıkla, özellikle insanlığın en çok ezilen, entelektüel olarak mahrum edilmiş ve geri kalmış kısmı ile çarpık ayna görüntüsü kullanılarak hiç bu kadar alay edilmemişti.
Biz burada henüz bu bilimin içeriğini, Marksistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri insanlığın varsayılan gidişatını hesaba katmadık. Bu noktada mesele sadece geçmişin verilerinden ve bilgilerinden ve günümüzün olguları ve koşullarından kesin bir bilgiyle geleceği haber veren, hesaplayan ve belirleyen bir bilimin var olduğuna dair ölçüsüzce aptal varsayımı ortaya çıkarıp, onunla alay etmek ve bu varsayımı reddetmektir.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır.
Buraya kadar inandığım gibi – bildiğim gibi demeye de cüret edebilirim zira ahmaklar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum, aslında öyle olmasını ümit ediyorum – nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi – en derin inancım ve hissimle – nereye gitmemiz gerektiğini ve nereye gitmek istememiz gerektiğini konuşmaya da çalıştım. Fakat bu ihtiyaç bize doğal hukuk şeklinde değil ne olması gerektiği ile dayatılır. Desem ki bir şeyler biliyorum, bu bilme matematikteki bilinmeyen bir miktarın bilinenlerden hesaplanması anlamına mı gelir? Ya da bir geometri sorusunun çözülebilmesinde olduğu gibi midir? Ya da yerçekimi ve eylemsizlik yasası yahut enerji sakınımı kanunu her zaman geçerli midir? Veyahut formül için gereken verileri biliyorsam düşen bir nesnenin veya merminin yolunu hesaplayabilmem gibi midir? Veya H2O’nun su olduğunu bilmem gibi midir? Veya pek çok yıldızın hareketlerini hesaplayıp ay ve güneş tutulmalarını öngörebilmem gibi midir? Hayır! Tüm bunlar bilimsel eylemler ve sonuçlardır. Bunlar tabii yasalardır çünkü aklımızın yasalarıdır. Fakat yaşamımızdan ve bedenimizden ne anlam çıkaracağımızı, önceki yaşamımızın devamının, önümüzdeki yolun, sıkışmanın salınmasının, eğilim etkinleşmesinin – tüm bunlara “gelecek” denmektedir – ne olacağını söyleyen bir doğal yasa, aklımızın yasası, büyük enerji sakınımı yasasının bir alt-yasası daha vardır. Bunlar bilim şeklinde sunulamazlar, diğer bir deyişle sadece sınıflandırmaya tabi emrivakiler şeklinde değil bir eğilime eşlik eden his, dışarıdan gelene tamamen münasip arzu ve çabanın iç baskısı, dengenin değişen durumu şeklinde sunulabilirler. Bu; iradeye, göreve, kehanete varan tüm bildirimlere, vizyona ve sanatsal yaratıma işaret eder. Üzerinde durduğumuz yolun hedefi bir matematik sorun ya da olgusal bir rapor, hatta bir gelişim yasası ile benzer değildir. Bu, enerji sakınım yasası ile alay etmek olurdu. Bu yol cesur yürekliliğe tekabül eder. Bilginin anlamı: yaşamış olmak, olan şeylere sahip olmaktır. Yaşamın anlamı: yaşamak, gelecek olanı yaratmak ve bunun acısını çekmektir.
Bu sadece geleceğin bilimi olmadığı anlamına gelmez; yalnızca halen yaşayan geçmişin yaşayan bilgisinin olduğunu, orada yatan ve ölü olan bir şeylerin etkisiz bilimi olmadığını da ima eder. Marksistler ve onlar gibi tüm ahlakçılar ve gelişim politikacıları, ister Darwin-öncesi Marksistler gibi katastrofik ve çapsal gelişim teorisine bağlı olsunlar, isterse Darwinci revizyonistler gibi yavaş, tedrici çok küçük değişimlerin toplamı yolu ile eşit gelişen ilerlemeyi yerleştirmeyi dilesinler, bunlar ve gelişim biliminin tüm temsilcileri, mutlaka bilimsel faaliyetten vazgeçemiyor iseler, müteakip, görkemli, ilgili kelime gruplarının yani Ben Biliyorum, Ben yapabilirim (buradaki –ebilmek eki yetiyi ima eder. ç.n.), Ben yapabilirim ( buradaki –ebilmek eki olasılığı ifade eder. ç.n.), O yapmalı (buradaki -malı zorunluluk ifade eder. ç.n.), Ben yapmalıyım (buradaki –malı tavsiyeyi imler. ç.n.) ifadelerinin gerçek anlamlarına dair, doğa ve ruhun gerçekliğine ilişkin ne ifade ettikleri ile ilgili bilimsel bir araştırma yürütmelidirler. Bu onları daha mütevazı ve bilimsel, daha insani ve anlayışlı ve daha girişken ve mert yapacaktır.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır. Bunlar her zaman doğamıza, karakterimize, yaşamımıza ve çıkarlarımıza bağlı bir değerlendirme olacaktır. Ayrıca söz konusu güçler şekilsiz, kararsız, belirsiz ve değişken olarak bizce kesinkes biliniyor olsa dahi bu tür ilkelerin uygulanması için gerekli olan olgular çok az bilinmektedir. Zaten insanın kelimenin tam anlamıyla sonsuz olan geçmişiyle ve dünya ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapmak için elimizde hangi dış bulgular vardır ki? Elbette, her tür şey, fazlasıyla çok, bu sözde bilimin arabalarına taşınmış ve bu arabalardan indirilmiştir. Maalesef bunlar sözde insan ve dünya tarihinin bir saniyesinden palas pandıras atılmış, karışmış, harap olmuş, parçalanmış yıkıntılardır. Hiçbir örnek ne kadar az bildiğimizi açıklığa kavuşturmaya yetecek kadar kaba değildir. Elbette bir örnek, tıpkı muhteşem Goethe’nin dediği gibi, sezgisel deha için genellikle bin kelimeye değerdir ve onları bünyesinde barındırır. Bununla birlikte bu biyolojik oluş ve insanlık tarihinin tüm alanları için güçlerle ve yasalarla ilgili örnek olaylar bulunmaktadır fakat yine Goethe’nin dilini kullanacak olursak, bunlar düpedüz veri-toplayıcılarının, Darwincilerin ve revizyonistlerin deneysel gübrelerine ve Marksistlerin diyalektik gübresine dönüşürler. Ve bu cihetle dahi – ki kendisi için insanların bir arada yaşamış olmaları ile ilgili meselelerde bir olay genellikle bin kelimeye bedeldir- bir bilim dehası değildir; yaratım ve eylem dehasıdır. Yaşamın bilgisi dâhil edilmiştir fakat ne kadar hakiki, büyük bilime dayandırılabilse de bu, bilim değildir.
Ve tanrıya ve dünyaya şükür olsun ki bu böyle! Gelecek olan her şeyi biliyor, gerçekten biliyor olsaydık niçin yaşardık? Yaşamanın anlamı yeni bir şeye dönüşmek değil midir? Yaşamanın anlamı eski, kendine güvenen ve bağımsız birer varlık olarak bizlerin, müstakil bir dünya ve sonsuz oluş olarak, içinde olmadığımız yeni, belirsiz bir başka dünyaya eşit derecede sonsuz, geçitten geçide ve çokluktan çokluğa girmemiz değil midir?
Kendimize canlı dediğimiz zaman, biz okuyucular ya da gözlemleyiciler ya da varlıklar çok iyi bilinen güçler tarafından eskiden eski olana, eşit derecede iyi bilinen bir yere doğru sürüklenenler değil miyiz? Ya da bizler eylem nesneleri olmaktan çok yürüyen ayak ve çalışan el değil miyiz? Ve dünya bize, her sabah kalktığımızda, meçhul, bilinmez ve amorf, kendi doğal kabiliyetlerimizin bir aracı ile oluşturup özümsediğimiz yeni ve sunulan bir şey gibi görünmez mi? Ah siz Marksistler, keşke özel yaşamınızda bereket ve neşenin bolluğuna sahip olsaydınız, o zaman yaşamı bilime döndürmek istemez ve döndüremezdiniz! Ve nasıl yapardınız ki, sosyalist olarak görevinizin, neşe dolu iş biçimleri ve topluluklar ve neşe içinde yaşayan toplum olma durumunu edinmeleri için insanlara yardım etmek olduğunu bilseydiniz.
Bıkmış, şüpheci veya dertli olarak değil, neşe ile kabullenerek insanların ve ulusların çok çeşitli ve anlaşılmaz geçmiş ve gelecek yaşam biçimlerine dair hiçbir şey bilmediğimizi belirtiyorum; binyılın kaderini bilmek, hissetmek ve içeriden yaşamak için yeterince, pek çok insana göre daha fazla, gururlu ve cesurum. Ne olduğuna ve neyin olmakta olduğuna dair bir fikrim var. Kaderimizin gidişatına ilişkin benim de bir hissiyatım var. Nereye gitmek ve nerede başkalarına tavsiyede bulunmak ve onları yönlendirmek istediğimi biliyorum. Ve pek çok kişiye, hem şahıslara hem kitlelere, iç görümü, coşkun hissimi, güçlü irademi aktarmak istiyorum. Fakat bir formülle mi konuşuyorum? Aldatıcı bir biçimde bir matematikçi gibi gizlenen bir gazeteci miyim? Bilim flütüyle toy çocukları saçmalık ve sahtekârlık dağına yönlendiren Fareli Köyün Kavalcısı mıyım? Ben bir Marksist miyim?
Hayır, fakat ne olduğumu söyleyeceğim. Konuştuğum başkaları – Marksistler – bana anlatana kadar beklemek zorunda değilim. Herkes kadar çalıştım, araştırdım ve bilgi topladım ve eğer tarih ve ekonomi diye bir bilim varsa ben kesinlikle onu öğrenecek yeterli beyne sahibim. Gerçekten de sizler, siz Marksistler tuhaf insanlarsınız ve kendinizi merak etmemeniz hayret verici. Mütevazı bir zekâya sahip insanların dahi bilimin sonuçlarını, bu sonuçlar ortada varken öğrenebileceği eski ve kesin bir konu değil midir? O halde tüm tartışmalarınızın, polemiklerinizin ve ajitasyonlarınızın, tüm talepleriniz ve müzakerelerinizin, tüm retoriğinizin ve münakaşalarınızın maksadı nedir? Bir biliminiz varsa eğer, bu yersiz didişmelerinize son verin. Okul müdürünün sopasını elinize alın ve bizi bilgilendirin, bize öğretin, yöntemleri, işleyişleri, yapıları öğrenmemizi ve bunları cansiperane uygulamamızı sağlayın ve tecrübeli, kandırılmamış ve kesin bilenler olarak Bebel’inizin dürüst bir amatör olarak denediğini yapın: nihayet gelecek tarihin kesin verilerini bize anlatın!
Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin
Bu yüzden ben de çalıştım, sizin gibi değil ama sizden daha iyi çalıştım ve yine de şunu söylüyorum: öğrettiğim kesinlikle bilim değildir. Her kişinin kendi doğasını, kendi gerçek yaşamının kendisini aynı yola yöneltip yöneltmediğini incelemesine izin verin ve ancak o zaman onun benimle gelmesine müsaade edin ama müsaade edin. Sizden daha iyi çalıştım çünkü bende sizde bulunmayan bir şey var. Elbette, kibrim, ya da yaygın olarak adına ne deniyorsa, sizinkinden daha fazla değil. Kendime dair mütevazı yani münasip görüşümü kendime saklarım, gayet tabii akranlarım arasında, kimin sosyalist kimin sosyalist olmadığını söyleme zorunluluğu hariç! Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin. Ve varisler hala uyuduğu ve rüya ve şekilciliğin uzak diyarlarında kaldıkları için ve birilerinin mirasa nihayetinde el koyması gerektiği için bu varisleri bir araya toplamalı ve kendimi de onlardan biri olarak meşrulaştırmalıyım.
O zaman bu Marksistler tüm bu bilimsel hurafelerini nereden edinmektedir? Marksistler, geleneğin ve koşulların çeşitlenmiş, parçalanmış, çetrefil ve karışık detaylarını tek bir düzen ve birlik hattına indirgemek istiyorlar. Onlar dahi basitleştirme, birlik ve evrensellik ihtiyacını hissediyorlar.
Gene sana mı ulaştık, oh sen muhteşem kurtarıcı Bir ve Evrensel Fikir, sen ki gerçek yaşama olduğu kadar gerçek düşünceye de gerekli olan, bir arada varolmayı ve toplumu, anlaşmayı ve içselliği yaratan, düşünürlerin zihninde ve doğa sözleşmesinde yer alan fikir? Sen, ruh ismiyle adlandırılan!
Ama sana sahip değiller ve bu yüzden senin yerine koyuyorlar. Bu yüzden kendi yanıltıcı taklitlerini, kendi tarihsel yamalarının ve kendi bilimsel yasalarının ikame ürünlerini uyduruyorlar: onlar sadece detayları oluşturan, ilişkilendiren ve düzenleyen ve dağınık olguları yani bilimi bağlayan tek bir ikna edici genel ilkeyi tanırlar. Aslında bilim ruhtur, düzendir, birlik ve dayanışmadır; bilimse… Fakat o, dolap ve dalavere olduğunda, sözde bilim adamı sırf kılık değiştirmiş bir gazeteci ve kötü kamufle olmuş başyazar olduğunda, istatistiklere göre formüle edilmiş pek çok olgu ve diyalektikle maskelenmiş basmakalıp sözler, tarihin bir çeşit yüksek matematiği ve gelecek yaşam için şaşmaz bir el kitabı olduğunu iddia ettiğinde bu sözde bilim ruhsuzdur, idrak kabiliyetine engeldir. Argümanlar ve kahkahayla, sinirden kudurarak yok edilmesi gereken bir engeldir.
Ruhun diğer biçimlerini bilmiyorsunuz ve bu yüzden peygamberlik oynamak isteyen gerçek profesörler olduğunuz zamanlar hariç, tıpkı ut çalmak isteyen ama çalamayan diğer profesörünüz, koruyucu aziziniz gibi avukat yüzlerinize profesörlük maskesini giydiniz.
Fakat bizler ruhun ne olduğunu biliyoruz ve bunu burada sık sık söyledik. İnsanlığın akışında tür ve kaynak açısından sizinkinden farklı evrensel bir uyumumuz var. Bilgimiz, büyük asli hislerimizle ve güçlü, geniş kapsamlı irademiz ile doludur: bizler – fakat önce siz zavallı Marksistler, bir sandalye çekin ve oturun ve sıkı durun, zira berbat, küstah bir iddia birazdan öne sürülecek, ki bu eş anlı olarak bana karşı küçültücü bir tonda ileri sürmek isteyeceğiniz suçlamanın önüne geçecektir – bizler şairleriz; ve bilimsel dolandırıcıları, Marksistleri, soğuk, boş, ruhsuzları yok etmek istiyoruz böylelikle şiirsel vizyon, sanatkârane yoğunlaşmış yaratıcılık, heves ve kehanet şu andan itibaren harekete geçmek, çalışmak ve inşa etmek için kendi yerini bulacaktır; yaşamda, insan bedenleriyle birlikte, insicamlı bir hayat, iş ve grupların, toplulukların ve ulusların dayanışması için.
Evet, gerçekten de öyle. Yeterince uzun süredir şiirsel bir rüya ve melodi olan, büyüleyici bir çevre ve parlak bir renk cümbüşü tümüyle hayata geçecek ve gerçek olacaktır. Biz şairler, yaşayan ortamda yaratmak ve kimin daha büyük ve daha güçlü uygulayıcılar olduğunu görmek istiyoruz. Bildiğini iddia eden ve hiçbir şey yapmayan sizler mi, yoksa şu anda içinde canlı bir imge, kesin bir his ve enerjik iradeye sahip bizler mi? Ne yapılabilecekse onu yapmak isteyen biziz, şimdi ve sonsuza kadar. Biziz bıkıp usanmadan sizin yanınızdan kahkaha, sebepler ve öfke ile geçip saldırılarla ve savaşlarla daha yoğun parçaların üstesinden gelen, biteviye ileriye güdümlü, sürekli eylem, inşa ve yıkım bulunan harekette bizlerle birlikte olan insanları örgütlemek isteyen. Bilim de, parti de temin etmiyoruz. Sizin anladığınız şekliyle daha az entelektüel ittifak sunuyoruz, zira siz bu tür bir şeyden bahsettiğinizde kafanızda aydınlanma diye adlandırdığınız ve bizim ise yarı-eğitim ve broşür-yemi dediğimiz şey beliriveriyor. Bizi harekete geçiren ruh yaşamın özüdür ve etkin gerçekliği yaratır. Bu ruhun bir diğer adı daha vardır: dayanışma [Bund]; ve bizlerin güzel bir sunumla şiirselleştirmek istediğimiz şey eylemdir, sosyalizmdir, bir işçi sınıfı cemiyetidir[Bund].
İşte burada Marksistlerin neden ruhu materyalist diye adlandırdıkları ünlü tarih mefhumundan dışladıklarını gözlerimizin önünde net bir şekilde görüyoruz ve ona ellerimizle dokunabiliyoruz. Bizler, bu noktada, diğer mükemmel Marksist muhaliflerin yaparken başardıklarına kıyasla daha iyi bir açıklama sunabiliriz. Marksistler, beyannamelerinde ve görüşlerinde ruhu çok doğal, aslında neredeyse mükemmel bir maddi neden ile dışarıda bırakmıştır, yani çünkü ruhları yoktur.
Fakat bu, onların tarihi tanımlama tavırları, hakkıyla “materyalist” olarak adlandırılabildiğinde doğru olabilirdi sadece. Bu da temsilcilerinin kendilerine ait bir ruhla elde edemeyeceği bir girişim olsa da takdire şayan, hatta devasa bir teşebbüs – tüm insanlık tarihini sırf fiziki olaylar, somut gerçek işlemler, dünyanın geri kalanındaki maddi olaylar arasındaki sonu gelmez etkileşim ve insan bedenlerinin psikolojik süreçleri biçiminde tanımlama girişimi – olurdu. Ancak hâlihazırda belirtmiş olduğum sebeplerden ötürü bu, kati surette yasalara dayanan bir bilim olamaz ancak böyle bir bilimin hayali, neredeyse fantastik bir ön taslağa dönüşebilir. Belki bir gün birileri, bu işi, sırf doğru temeli ve dil olanağını bulmak için bile olsa, bu katı yapıyı eritmek ve onu tamamen bir imgeye indirgemek ve bu büyük ters yöne çevirimi üstlenmek, yani insanlık tarihinin tamamını – tüm maddeselliği hariç tutarak- topyekün ruhsal bir oluşum, akli akımların mübadelesi olarak betimlemek için – üstlenecektir. Materyalizmi nihai sonuçları üzerinden düşünebilen herhangi biri bunun idealizmin diğer yüzü olduğunu bilir. Böylesi hakiki bir materyalist her kim ise O, ancak Spinoza okulundan geliyor olabilir. Ama bu kadarı yeter! Marksistler bundan ne anlamaktadır? Marksistler, Spinoza adını duyduklarında muhtemelen broşürcülerinin ve Darwinci tekçi yazarların Spinoza’dan çıkarttıkları pelüş oyuncağı düşünmektedir.
Yeter artık: burada sadece, Marksistlerin tarihin materyalist anlayışı dedikleri şeyin rasyonel anlaşılan herhangi bir materyalizm ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemek gerekiyor: sonunda Marksistler, materyalizmi rasyonel bir biçimde anlamanın dahi bir çelişki olduğunu düşündüler ve hatta bunda yanılmış bile olmazlardı. Her halükarda öğrettikleri tarihsel anlayış “ekonomik” olmalıdır. Yukarıda da söylendiği üzere onun gerçek adı, ruhsuz tarih anlayışıdır.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır.
Marksistler, tüm politik koşulların, dinlerin, entelektüel hareketlerin hepsinin sadece ekonomik koşulların ve toplumsal kurumların ve işleyişlerin bir tür yan tesiri, ideolojik bir üst yapısı olduğunu keşfettiğini iddia etmektedir. Elbette kendi doktrinlerini ve tüm ajitasyonlarını ve politik eylemlerini bundan hariç tutmazlar. Onların süfli akılları, kendilerinin ekonomik ve toplumsal gerçeklik olarak adlandırdığı şeyle, akli ve ruhi eylemin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle ne denli iç içe geçtiği, ekonomik yaşamın toplumsal yaşamın sadece çok küçük bir parçası olduğu, bu toplumsal yaşamın, insanın bir arada yaşama hareketlerinden, büyük ve küçük ruhsal yapılardan tümüyle ayrılamaz olduğu gerçeğinden sadece biraz rahatsız olur? Onlar, umumiyetle tüm beyanlarında kendi sözcüklerini idrak etme ihtiyacını hiç hissetmemiş ağzı laf yapan konuşmacılardır ve laf ebesidirler. Bir an bunu idrak etselerdi derin sessiz adamlar olurlardı. Zira kendi tüm çelişkilerinde ve tutarsızlıklarında boğulurlardı.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır. Bu doktrinden yola çıkarak bazıları politikayı ekonominin neredeyse alakasız bir yansımasına indirgediği için Marksizm’in apolitik ve handiyse anti-politik bir tavır beyan ettiği sonucuna varmıştır. [Buna göre] politika, yasama ve hükümet biçimleri önemli değildir; sadece ekonomik biçimler ve ekonomik mücadeleler önemlidir (fakat elbette bu mücadeleler de saf doktrine kaçak sokulmuştur zira bir mücadele, hatta ekonomik bir mücadele dahi tümüyle ruhsal bir meseledir, ruhun yaşamıyla güçlü bir biçimde iç içe geçmiştir – bu kadarı yeter, çünkü, yukarıda da söylendiği üzere, Marksizm’in herhangi bir nokta-i nazarını inceleyen biri her zaman imkânsızlık, taviz ve kaçak keşfeder.) Her şeye rağmen diğerleri, politikanın yardımıyla ekonomik meseleleri etkilemek isterler ve kendilerinin profesörlüğe ait mürekkep lekelerinden oldukça farklı görünen tavizlere, bahanelere ve bıktırıcı gerçeklik düzeltmelerine ekleme yaparlar. Kendilerinin tamamının da uygulaması gerektiği bu geçici çarelere ekleme yaparlar. Mesele bu değil ve biz de bu ihtilaflı meselelerle daha fazla uğraşmayacağız. Bunlarla politik Marksistler, kendi kardeşleriyle, sendikacılarla ve son dönemde iki asil ismin acınası bir biçimde yanlış kullanıldığı sözde anarko-anarşistlerle birlikte savaşsınlar.
Tüm doktrin yanlış olduğu ve bu doktrinin iler tutar bir tarafı olmadığı için, geride doğru ve değerli kalan tek şey İngiltere’de ve başka yerlerde Karl Marx’tan çok uzun zaman önce fark edilmiş olan bir gerçektir: insan olayları üzerinde düşünürken ekonomik ve toplumsal koşulların ve değişimlerinin yüksek önemi göz ardı edilmemelidir. Bu husus, özgürlüğe, kültüre, dayanışmaya, halka ve sosyalizme doğru atılmış en erken ve en önemli adımlardan biri olan, devletten ayrı olarak toplumun keşfi şeklinde adlandırılması gereken büyük harekete sebep olmuştur. Pek çok faydalı ve ufuk açıcı fikirler on sekizinci yüzyılın parlak gazetecilerinin ve politik ekonomistlerinin muazzam yazılarında ve on dokuzuncu yüzyılın ilk sosyalistlerinde bulunmaktadır. Ancak Marksizm tüm bunları bir karikatüre, sahteliğe ve yozlaşmaya indirgemiştir. Marksistlerin kavradığı sözde bilim gerçek etkisi bakımından acınası ve feci bir girişimdir (zira hiçbir sözde bilim, demagojik, hatta sadece popüler bir damgaya sahip olsa dahi, eğitimli ve eğitimsiz kitleleri ve de üniversite profesörlerini kendisine çekmeyecek kadar aptal değildir). Dolayısıyla Marksizm devletten uzaklaştıran bu akımı – diğer bir deyişle ortak bir ruh ile kültürsüzlükten birleşmiş gönüllü teşekküllere yönelen, kendisiyle birlikte toplumların toplumunu taşıyan akımı – gerisin geri devlete ve tüm toplumsal kurumlarımızın ruhsuzluğuna doğru, tersine çevirmeye çalışmaktadır ve dahası bu akım hırslı politikacıların çarklarını döndürmek için koşmaktadır.
Buna daha yakından bakmalıyız. Acı Marksist soğanının sadece iki kabuğunu soyduğumuz için gözlerimizi yaşartsa da bu soğanı daha derinden, merkezine doğru kesmeliyiz. Daha sonra bu ucubeyi kesip parçalara ayırmalıyız ve söz veriyorum buna devam ettikçe her zaman biraz burun çekme ve aksırma ve kahkaha olacaktır. Şimdiden bilim ve Marksistlerin materyalizmi açısından durumu gördük. Fakat bunlar geçmiş, günümüz ve geleceğe ilişkin ne tür bir tarihsel gidişat keşfetti? Bunun, maddi gerçeklikten kendi ruhsal üstyapılarına doğru büyüyen bir gidişat olmadığı kesin, bu muhtemelen Kartezyen pineal bezlerinde büyüyen bir tür.
Şimdi, profesörün yaşamı yanlış bilime, insan vücutlarını kâğıda indirgediği noktaya ulaştık. Kendisi de oldukça farklı bir tür profesöre, dönüşüm için başka pek çok yetenekle beraber dönüştü. Ne de olsa profesörler genellikle kendilerine dönüşüm sanatçıları, sihirbazlar, kasaba fuarlarında el çabukluğu marifetiyle ve geveze çeneleri ile üreten hokkabazlar derler. Karl Marx’ın en ünlü ve belirleyici bölümleri bana hep bu tür profesörleri hatırlatmıştır. “Bir, iki, üç. Gördüğünüze inanmayın”.
Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Sonuç olarak, Karl Marx’a göre uluslarımızın Orta Çağlar’dan günümüz kanalıyla geleceğe doğru ilerlemeci kariyeri “doğal bir sürecin gereksinimi ile” (İngilizce metne göre ki hala daha en net olandır: doğal bir yasanın zorunluluğu ile), üstelik de artan bir hızla gerçekleşen bir seyirdir. İlk aşamada küçük esnaf olarak sadece ortalama, sıradan insanlar, küçük burjuvalar vb. acınası kişiler vardı ve pek çok insan kendilerine ait küçük mülklere halen de sahipti. Ondan sonra kapitalizm, ikinci aşama, ilerlemeye doğru yükseliş, gelişimin ve sosyalizme giden yolun birinci aşaması geldi ve dünya tümden farklı bir çehreye büründü. Çok az kişi, her biri çok geniş olan mülklere sahipti, kitlenin hiçbir şeyi yoktu. Bu aşamaya geçiş zordu ve şiddet ve çirkin fiiller olmaksızın gerçekleşemezdi. Ancak bu aşamada vaat edilen toprağa doğru ilerleme çok daha hızlı ve gelişmenin sorunsuz işleyen raylarında kolaylıkla gerçekleşti. Tanrı’ya şükür gitgide daha fazla kitle proleterleşti; Tanrı’ya şükür artık daha az kapitalist bulunuyordu; en son proleter kitleler, deniz kıyısındaki kum gibi yalıtılmış devasa müteşebbislerle yüzleşene kadar bu az sayıdaki kapitalist, birbirinin malına el koydu ve şimdilerde de üçüncü aşamaya, gelişmenin ikinci sürecine sıçradılar; sosyalizme doğru son adım ise sadece bir çocuk oyuncağı: “Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalıyor”. “Üretimin araçlarının merkezileşmesi” ve “emeğin toplumsallaşması” diyor, Karl Marx, kapitalizm ile başarıldı. O, buna “kapital tekeli altında gelişen” üretim biçimi diyor, zira kapitalizmin sosyalizme dönüşmeden hemen önceki son güzelliklerini överken her zamanki gibi kolaylıkla şiirsel bir esrikliğe bürünüyor. Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Yine de doğru değil mi? Kapitalizmin bize işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve üretim araçlarını getirmiş olduğu söylenebilirken, siz bilimin beyefendileri, o noktaya ulaşmaktan uzak mıyız? Ortak mülkiyet her ne anlama gelirse gelsin, en azından bu kadarı nettir, gerçi pek çok farklı ortak mülkiyet biçimleri olabilir, fakat gasptan, imtiyazdan, özel mülkten gayri bir şey olsa gerektir. Sözde şimdiden sosyalizme benzeyen bu ortak mülkiyete dair herhangi bir iz şu anda görülebilir mi? Evet mi, hayır mı? Zira bu doğal sürecin daha ne kadar süreceğini bilmeyi çok isteriz. Biliminizi bize gösterin, lütfen!
Fakat kim bilir, kim bilir! Belki de Karl Marx, yeryüzünün ortak mülkiyetinin gözle görünür başlangıçlarını ya da izlerini ve hâlihazırda on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tekelci kapitalizmden doğmuş üretim araçlarını gördü. İşbirliğine gelince konu daha yakından inceleme altındadır, şimdiden oldukça nettir. Ancak bana göre işbirliği, birlikte hareket ve ortak çalışma demektir ve bir ineğin ve atın saban önüne müştereken çekilmesine veya pamuk tarlasında veya şeker kamışı tarlasında Zenci (Negro) kölelerin, ortak iş bölümü ile ortak bir mekândaki çalışmasına “işbirliği” ya da “birlikte çalışmak” diyen kişi budala değilse nedir – fakat ne söylüyorum ben? Karl Marx tam da böyle bir budalaya benziyor! Ne geleceği! Kapitalizmin daha fazla gelişmesi de ne! Zeki âlim günümüze sıkışıp kalmıştır. Karl Marx’ın işbirliği dediği şey ki sosyalizmin bir unsuru olması gerekir, kendi zamanındaki kapitalist teşebbüste gördüğü çalışma biçimi, binlerce kişinin bir odada çalıştığı fabrika sistemi, işçinin makinelere adaptasyonu ve kapitalist dünya pazarı için malların üretiminde sonuç olarak ortaya çıkan yaygın iş bölümüdür. Kaldı ki kendisi de sorgulamaksızın kapitalizmin “şimdiden aslında toplumsal üretim teşebbüsüne dayandığını” söylemektedir.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Evet gerçekten de bu tür emsalsiz saçmalıklar eşyanın tabiatına aykırıdır, fakat kapitalizmin sosyalizmi tümüyle kendinden geliştirdiği ve sosyalist üretim biçiminin kapitalizm altında “serpildiğini” söyleyen Karl Marx’ın görüşü kesinlikle doğrudur. Şimdiden işbirliğine sahibiz, şimdiden, en azından yeryüzünün ortak mülkiyetine ve üretim araçlarına giden yol üzerindeyiz. Sonunda geriye kalan çok az mülk sahibini de kovalamaktan başka yapılacak bir şey kalmayacak. Gayri her şey kapitalizmden gelişmiştir. Zira kapitalizm ilerleme, toplum ve hatta sosyalizmle eşitlenmiştir. Gerçek düşman “orta sınıf, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatkâr, çiftçi”dir. Çünkü onlar kendileri çalışırlar ve en fazla birkaç yardımcıya ve çırağa sahiptirler. İşte bu beceriksiz, cüce teşebbüstür, oysa kapitalizm tekbiçimlidir (uniformity), binlerce kişinin tek bir yerde çalışmasıdır, dünya pazarı için çalışmaktır; işte bu toplumsal üretim ve sosyalizmdir.
Karl Marx’ın gerçek doktrini budur: kapitalizm Orta Çağlar’ın kalıntıları üzerinde tam bir zafer kazandığı zaman ilerleme damgasını vurur ve sosyalizm resmen oradadır.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Dolayısıyla iki karşıt, keskin bir zıtlık teşkil etmektedir.
Burada Marksizm – orada sosyalizm!
Marksizm – ruhsuz, sevgili kapitalizm dikeni üzerindeki kâğıt çiçek.
Sosyalizm – çürümeye karşı yeni güç; ruh-suzluk, zorluk ve şiddetin bileşimine karşı, modern devlet ve modern kapitalizme karşı yükselen kültür.
Ve şimdi biri, bu noksansız modern şeye karşı yüzüne ne söylemek istediğimi anlayabilir –Marksizm: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin lanetidir. Şimdi daha da net olarak, bunun böyle olduğu, neden böyle olduğu ve neden sosyalizmin sadece Marksizm’e yönelik ölümcül bir düşmanlık ile ortaya çıkabileceği söylenecektir.
Çünkü Marksizm, her şeyden öte, geçmiş olan her şeye yukarıdan bakan ve onları hakir gören kültürsüz, işine geldiği gibi günümüz veya geleceğin başlangıcı diyen, ilerlemeye inanan, 1908 yılını 1907 yılından daha çok seven, 1909 yılından oldukça özel bir şeyler uman ve 1920 yılı gibi çok uzakta gerçekleşecek bazı şeylerden neredeyse nihai bir eskatolojik mucize bekleyen kimsedir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5516
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.19 14:00 TaoQingHsu Bu yazı aynı zamanda fiziksel ve zihinsel bedenimize zarar verecek üç zehirden, bilgeliğe girmemize izin veren altı yöntemden ve erdemimizi biriktirmemize izin verebilecek on şeyden bahseder.

Bu yazı aynı zamanda fiziksel ve zihinsel bedenimize zarar verecek üç zehirden, bilgeliğe girmemize izin veren altı yöntemden ve erdemimizi biriktirmemize izin verebilecek on şeyden bahseder. Tabii ki, bu yazı Buda öğrenmenin son durumu hakkında konuşulur. “Buda” insanlar tarafından verilen bir isimdir. Aslında, nihai durumdayken, “ Buda” kelimesi bizim için bir anlam ifade etmiyor. Niye ya? Durumdayken, bileceksiniz. Bir deyişle, bu yazı Buda ve yöntemlerini öğrenmek ile ilgilidir.
Neden çoğu insan ihanet, incinme veya saldırı hissi yaratıyor ve bazılarının neden başkalarına ihanet etmek, incinmek veya saldırmak istediğini, çünkü farklı şeyleri kalpte veya zihinde tutup bu şeylerin var olduğunu düşünüyorlar. Başka bir deyişle, kalpleri ve akılları bu şeyler tarafından işgal edilir. Böyle bir durumda, akılcı düşünce ve barışçıl duyguyu kalp ve akılda nasıl koruyabiliyorlardı?
daha fazla oku:
https://turkey-bvlwu.blogspot.com/2019/07/giris-ile-ilgili-ksa-bir-konusma-buda.html
İngilizce: (Introduction)A Brief Talk about The Scripture of Forty-Two Chapters Said by Buddha
submitted by TaoQingHsu to u/TaoQingHsu [link] [comments]


2020.05.18 15:32 tanitimvideosu Yüksektek Uçan 26 Animasyon Programı

Programların resimlerini görmek için ziyaret edin: https://tanitimvideosu.com/kendini-kanitlamis-26-animasyon-programi/

Tasarımcıların kullandığı ve piyasada kendini ispatlamış 26 animasyon programı derledik. Derlemede belirtilen programların artı ve eksi yanlarını belirttik. İlk olarak 9 adet 2D animasyon programı, ikinci olarak 9 adet 3D animasyon programı ve son olarak 8 adet joker animasyon programı tavsiyelerinde bulunduk. Konunun en sonunda ise derlemiş olduğumuz 26 adet animasyon hazırlama programının toplu listesini verdik. Sadece whiteboard animasyon programı arayan tasarımcılar En Başarılı 10 Whiteboard Animasyon Programı konumuza göz atabilirler.

2D Animasyon Programları

Video tasarımcıları ve düzenleyicileri en çok 2d animasyon programları arayışına girmektedir. Çok sayıda ücretsiz 2d animasyon programları olmakla birlikte azımsanmayacak derecede ücretli 2d animasyon programları da bulunmaktadır. Profesyonel kişiler ilk sıralarda bulunan programları kullanabilir. Yeni başlayanlar için animasyon programları ise son sıralarda yerini almıştır.

Cartoon Animator 4

Sistem: Windows ve macOS
En etkileyici ve kullanımı en kolay 2d animasyon programı listesinin ilk sırasına cartoon animator 4'ü koyuyoruz. Sıfırdan bir çizgi film yapmayı düşünmüyorsanız, temel özellikleri kullanıp aklınızdaki düşünceyi animasyona çevirmek istiyorsanız CA4 ihtiyaçlarınızı karşılayabilir. Program içerisinde 50 farklı karakter bulunuyor ve karakterleri rahatlıkla kontrol edebiliyorsunuz. Yürütebiliyor, dans ettirebiliyor, koşturabiliyor, konuşturabiliyorsunuz. Ayrıca karakterlere 435 farklı efekti bir tıkla verebiliyorsunuz. Örneği uyuma efekti verildiğinde karakter uyku pozisyonuna geçiyor. Yine program içerisinde kullanabileceğiniz ve zaten kurgusu yapılmış 24 ayrı proje bulunuyor. Projelerden bazı ögeleri çıkartabiliyor ve eklemeler yapabiliyorsunuz. Karakterler üzerinde kullanılabilecek 222 aksesuar programda mevcut (gözlük, şapka, ayakkabı, kıyafet vb.). Üstelik bilgisayarınızı da hiç zorlamaz. Program boyutu da oldukça küçük. Hem windows hem macOS işletim sisteminde kullanılabilen bu animasyon programı yaklaşık 50MB büyüklüğünde yer kaplıyor. Programın en can alıcı özelliği ise Layer odaklı olması. Yazılımcılar tamamen layer işlerine yoğunlaşmış. Örneğin adobe photoshop'da katman katman çalışarak görsel oluşturdunuz. Görseli .psd formatında kaydettikten sonra cartoon animator 4'e import ediyoruz (içe aktarıyoruz). Her katmana ayrı hareketler verebiliyoruz. Bunu bir çok animasyon programı yapamaz. Hele ki 50 megabyte gibi küçücük boyuta sahip 2d animasyon programı söz konusu ise.. Cartoon animator boyut/fiyat/performans üçlüsü göz önüne alınırsa ilk sırada yerini almalıdır.

Toon Boom Harmony & Storyboard 7

Sistem: Windows, Linux ve macOS
Toon boom firması tarafından piyasaya ayrı ayrı sürülen Harmony ve Storyboard 7 pro programları entegreli çalışabilmektedir. Bazı animasyon stüdyoları tarafından kullanılan TB Harmony programı 2d animasyon programı kategorisinde yer almaktadır. Palet ve boyama araçlarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Harmony'nin bir diğer güzel özelliği ise kullanmak istediğiniz 3d görselli import ettiğinizde iki boyuta düşürüyor. Sanal gerçeklik veya oyun ortamlarıyla ilgili başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Storyboard 7 pro ise aslında Toon Boom'un kanayan yarasıdır. Harmony'i bilenler "storyboarda ayrıca gerek yok" diyerek yüzüne bile bakmıyor. Biz hiç öyle düşünmüyoruz. Esasen SB7 3d animasyon programı kategorisine girebilir. Çünkü içerisine 3D ögeler import edilebiliyor ve üç boyutlu sahneler oluşturularak import edilen üç boyutlu nesneler kullanılabiliyor. Ayrıca muhteşem ikili olarak nitelendirdiğimiz TBH & SB7 entegreli çalışabiliyor. Harmony ile 2 boyutlu tasarımlar yaptıktan sonra SB7'ye aktararak tek dosya üzerinde çalışmalarınıza devam edebiliyorsunuz. Birden fazla hazır efektleri bulunuyor. Üç boyutlu dahili kamera özelliği gayet başarılı. Denemenizi tavsiye ederiz. Storyboard 7 pro 3d animasyon programları kategorisinde yerini alabilirdi Harmony ile entegre çalışabildiği için 2d animasyon programları kategorisinde listelenmesini uygun gördük.

Moho Debut ve Moho Debut Pro

Sistemler: Windows ve macOS
Önceki adı Anime Studio olan Moho Debut son güncellemesi ile oldukça tasarımcının gönlünü kazandı. Moho güncellemesiyle 2d animasyon karakterleri kendisine temel almış. Maskot ve karakterleri kolaylıkla hareket ettirebiliyor ve senaryolara uygun animasyonlar oluşturabiliyorsunuz. Programın asıl dayanağı ise kare kare fotoğrafların uç uca eklenerek animasyona dönüşmesi. Bitmap dolgu aracı ise gerçekten çok başarılı oluşturulmuş. Kullanacağınız efektlerin ses efektleri de bulunuyor. Belki de moho'nun en güzel özelliği budur. Diğer animasyon programlarında efekt kullandıktan sonra ses efekti arar arar dururuz. Moho'nun harika bir özelliği daha bulunuyor. Karaktere seslendirme dosyası yüklendiği zaman, dudak hareketleri otomatik olarak oluşturuluyor. Debut ve debut pro arasında 8 kat fiyat farkı bulunuyor. Debut 50$, debut pro ise 400$ civarında. Moho debut pro versiyonu ise 3d animasyon programı listesine girebilir düzeydedir. Üç boyutlu çalışmalar yapılabiliyor.

Stop Motion Studio

Sistemler: Windows, macOS, Android ve iOS
Hemen hemen tüm cihazlarda kullanılabilmesi tercih sebebi olabilir. macOS'da çalıştığınız bir projeyi eşzamanlı olarak windows cihazda düzenleyebilirsiniz. Türkiye'de stop motion animasyon videolar çok ilgi görmektedir. Her yaşa hitap etmesi ve 3d animasyonlara oranla daha kolay hazırlanması artı özellikleridir. Program içerisinde yüzlerce ses efektleri bulunuyor. Kamera ile çekim yapabiliyorsunuz fakat sadece kamera ile çekim yapacaksanız çok verim alamayabilirsiniz. Çekimden sonra rötuşlar yapmanız gerekecektir. Tuval boyutu değiştirilebilir, İnstagram gibi hazır video renk efektleri de bulunuyor. Aynı videonun üstüne 2 farklı renk efekti attığınız zaman ayrı ayrı 2 video gibi algılayabilirsiniz. Video görüntüsünü tamamen değiştiriyor! Yazılım içerisinde lego suratlar yer alıyor. İstediğiniz legoları kullanabiliyor ve düzenleyebiliyorsunuz. 2d animasyon programı kategorisinin vazgeçilmezlerindendir. SMS'da dışa aktarma render alınırken doğrudan youtube.com adresine yükleyebiliyorsunuz. 4K ultra hd çözünürlük kalitelerini destekliyor. Yeni nesil macbooklarda touchbar özelliği gelmişti. Program touch bar'ın kişiselleştirilmesine de olanak tanıyor.

Moovly

Sistemler: Windows, macOS, Android ve iOS
Moovly işleri biraz daha basitleştirmiş ve program içerisine kategori kategori yerler eklemiş. Örneğin tanıtım videosu yapacaksanız promo kategorisine girmelisiniz. Sadece animasyon değil aynı zamanda video düzenleyici olarak kullanılabilir. Gerçek videolar üzerine titles veya third KJ'ler ekleyebilirsiniz. Ücretsiz animasyon programları kategorisinde yerini alabilir. Ücretli animasyon programı olarak da kullanılabilir. İki sürümü de bulunuyor. Programın şablonlar templates bölümü bulunuyor. Beğendiğiniz template varsa düzenleyebiliyor ve render alabiliyorsunuz. Babalar günü, anneler günü, twitter, facebook, instagram, kartvizit, yeni bebek, cv, emlak, gayrimenkul, inşaat, onboarding, infographic, broadcast, logo stings, product promo gibi daha bir çok kategori bulunuyor. İşlerinizi hızlı bitirmek isterseniz, kalite ikinci planda diye düşünürseniz moovly ihtiyaçlarınızı tam anlamıyla karşılar.

Stykz

Sistemler: Windows ve macOS
Ücretsiz 2d animasyon programı stykz ile her şeyi yapamayacağınızı bilmeniz lazım. Çöp adam dediğimiz basit animasyonlar oluşturabilirsiniz. Çubuk figürler oluşturabilir ve bunlara hareket verebilirsiniz. Önceden Pivot StickFigure Animator kullananlar stykz kullanırken hiç yabancılık çekmeyecekler. Yeni başlayanlar için güzel kullanım olabilir. Stykz üzerinde tecrübe kazanmak ileriki dönemlerde büyük kolaylık sağlayacaktır. Bazı animasyon programları profesyonellikten daha çok klasik özelliklere önem verirler. Stykz'da bunlardan biridir.

Pencil 2D

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Ücretsiz 2d animasyon programı olarak bilinen Pencil 2D oldukça basit, hafif ve küçük tasarımlar ile donatılmış. Çizgi film yapmak için yeterli bir animasyon programı olmayabilir ancak basit videolar yapmak için ilaç olabilir. Bazen ihtiyacınız olan video çok basit olabilir. Böyle basit animasyon video ihtiyaçları için 5GB büyüklüğünde 3d animasyon programı kurmanız mantıksız olacaktır. Örneğin arkadaşlar arasında şaka videosu yapacaksanız, ödeviniz varsa, sosyal medyada bir şey duyurmak istiyorsanız ve profesyonel şekilde duyurmadığınızda zarar görmeyecekseniz basit animasyon programları kullanmanız faydalı olacaktır. Bu tür senaryolar için pencil 2d imdadınıza yetişir. Pencil grafik programı açık kaynak kodlu animasyon programıdır.

Digicel FlipBook Animation

Sistemler: Windows ve macOS
Digicel'in 2d animasyon programı flipbook animation stykz programının bir tık üst versiyonu diyebiliriz. Çöp adamlar yerine karikatürler kullanabiliyorsunuz. Ücretsiz olması ve kullanım kolaylığı sayesinde bir çok tasarımcı tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Watermark özelliği ile adından sıkça söz ettiren flipbook orta düzey video tasarımcılarına hitap etmektedir. Kullanımının çok basit olması dolayısıyla kontrolü tamamen size bırakmıyor. Yapılabilecek videolar oldukça kısıtlı hale geliyor. Websitelerinde 3d animasyon programı olarak kendilerine slogan biçmiş olsalar da bahsettikleri 3d, üç boyut anlamına gelmiyor. Çünkü program tamamen iki boyutlu animasyon programıdır. 3d hiç bir nesne import edilemiyor veya outpot yapılamıyor. FlipPad ile çalışılması durumunda ortaya güzel görüntüler çıkartılabilir. FlipPad ise digicel'in karakalem çalışması için oluşturduğu program denilebilir. FlipPad ile karakter çalışması yapıp, FlipBook'a atıp renklendirilebilir.

Synfig Studio

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Synfig 2d animasyon programı belki de boyutuna göre en detaylı program diyebiliriz. Sadece iki boyutlu işlemlerin yapılabildiği animation program, vektör bazlı çalışmaları desteklemektedir. Vektör bazlı nesneleri import edebilen synfig, katmanlar ve filtre özellikleri içermektedir. Bitmap görüntüler ile karakter kemiklerini birbirine eklem şeklinde bağlama özelliği oldukça başarılı. Birçok gelişmiş kontroller, opaklık ayarlama gibi transform ayarlamaları yapabiliyorsunuz. Programın kullanılabilmesi için en az 2GB RAM'e sahip olmanız gerekiyor. Hem ücretsiz oluşu hem açık kaynak kodlu oluşu sebebiyle orta seviye tasarımcıların yüksek lisans programı şeklinde düşünebiliriz. Synfig'den sonra Joker Animasyon Programları listesine veya 3D Animasyon Programları listesine geçebilirler.

3D Animasyon Programları

Ücretsiz 3d animasyon programları piyasada pek bulunmuyor. Üç boyutlu animasyon programları genellikle ücretlidir ve lisans gerektirir. Tasarım işlerini profesyonel anlamda gerçekleştirenler aşağıda bulunan listeyi inceleyerek kendilerine en uygun olanı seçip kullanabilirler. Listeyi yaparken en iyiden en kötüye doğru yapmaya çalıştık. Tabiki her 3d animasyon programı iyidir fakat en kullanışlılarını üst sıralaya eklemeye gayret gösterdik.

Adobe Premiere Pro

Sistemler: Windows, Linux, macOS, Android ve iOS
Dijital dünyanın devlerinden birisi olan Adobe firması Premiere Pro en iyi video animasyon programlarından biridir. Oldukça kapsamlı ve istediğiniz tüm senaryoları ekrana dökebileceğiniz eşsiz özelliklere sahiptir. Animasyon firmalarının birçoğu premiere pro kullanmaktadır. İster animasyon yapma işlerinizde ister video düzenleme işlerinizde partner olarak kendinize bu programı seçebilirsiniz. Özelliklerinin bir hayli çok olması kullanım zorluğunu da beraberinde getirmektedir. Programı kullanabilmek için eğitim almanız şart. Diğer birçok adobe ürünü ile entegre edilebilen APP adından da anlaşılacağı gibi ücretlidir. Hem 3d hem 2d animasyon programı olarak pastada büyük dilim sahibidir. Kendisini rakip programlardan ayıran en büyük özellik 8K çözünürlük kalitesini desteklemesidir. Adobe'nin photoshop, audition, stock ve after effects gibi ürünleriyle entegreli çalışabilir olması tercih sebepleri arasındadır. Örneğin after effects ile hareketli bir animasyon oluşturup, audition ile ses montajı yapıp stock üzerinden özelleştirilebilir ve premiere pro'ya aktarılabilir. Bir taşla 4 kuş vurulmuş olur. Tasarım işinde her şeyi düşünmüş. Adobe Rush ile video düzenlemesi yaptığınız aygıtlar üzerinde eş zamanlı çalışma olanağı sunmaktadır. Aylık ortalama 20$ civarında bir fiyatı var.

Autodesk Maya

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Çizim programları ile tanınan Autodesk firması tarafından geliştirilen Maya programı tam bir video canavarı. Özellikle 3d animasyona odaklanmış ve sunduğu çözüm önerileri harika. Mimari modelleme dışında tam bir animasyon programı diyebiliriz. Autodesk bizlere bir program vermiş ve sınırlarını çizmemiş. Sınırlarınız hayal gücünüzdür demiş. Bize de kullanmak ve yapımcılarını tebrik etmek düşer. Ne yazık ki Maya ücretlidir. 30 gün deneme sürümünü kullanarak satın alıp almayacağına karar verebilirsiniz. Sistem gereksinimleri oldukça fazla. Ağır bir program olduğu için kurmadan önce gereksinimleri karşılayıp karşılayamadığınızı kontrol etmelisiniz. Maya'nın artı yanlarından birisi hazır efektlerin bolluğu olsa gerek. Örneğin animasyon yaparken bir gemiyi patlatmaya çalıştığınızı düşünelim. Bunun için hazır ateşli patlama efektleri bulunuyor. İşinizi hızlıca çözüyorsunuz. Ayrıca animasyon karakterleri üzerinde çok çalışmışlar. Animasyon programı karakterlere elbette duyarlı olmalı fakat Maya bunu biraz abartmış. Oluşturduğunuz maskot veya karakterin saç tellerini dahi gerçeğe yakın belirleyebiliyorsunuz. Voxel özelliği ile karakteri çok çabuk oluşturabiliyorsunuz. Yıllık ortalama 2.500$ civarında bir fiyatı var.

Adobe After Effects

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Hemen hemen her tasarımcının yolu bir şekilde adobe after effects ile kesişmiştir. Filmlerin, animasyonların, introların ve video dünyasının yaşlı kurtlarındandır. After effects ile neler yapabiliriz şeklinde bir soru sorarsanız cevabımız "her şey" olacaktır. Yine hayal gücünüzle sınırlı bir animasyon programı. Video kesme işlemi de efekt verme işlemi de oldukça basit. Bilgisayarınızda güç isteyen nadide bir üründür. Özellikle ciddi şekilde RAM takviyesi gerektirebilir. Sanal stüdyo özelliği (yeşil ekran/green screen) oldukça başarılı. Avatar filminin belirli sahneleri after effects ve maya ile yapıldı. Tabi programların dışında bir çok teknolojik sensörler kullanıldı. Video montajı sırasında ses montajı da yapabiliyorsunuz. Bu sektörün mercedes'i diyebiliriz. Her ne kadar range rover, rolls royce gibi daha güzel araçlar çıkmış olsa da mercedes her zaman mercedes'tir mantığı gibi. Her ne kadar adobe after effects'ten daha yüksek performanslı programlar çıksa da, adobe after effects başkadır. Özelliklerine hakim olduğunuzda başka hiç bir programa ihtiyaç duymazsınız. Ses montaj programına bile..

Autodesk 3ds Max

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Yine bir autodesk klasiği diyebiliriz. Yaptıkları her program ayrı gündemler oluşturuyor. 3d animasyon programı da denilebilir. Emektar programlar arasında yerini alır diye düşünüyoruz. Maya programından yaklaşık 8 yıl önce piyasaya sürülmüştü. Autodesk firmasının 8 yıllık animasyon ve modelleme deneyimin ardından 3ds max'i kaldırmadılar ama Maya'yı çıkartmışlardı. Hala kullanan tasarımcılar var. Ama bize sorarsanız, tasarımcılarımız Maya varken 3ds'yi tercih etmiyorlar. Kimisi önceden kullandığı için hala 3ds kullanmaya devam ediyor. 3ds ile neler mi yapılabilir? Neler yapılmaz ki..

NeoGeo Blender

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Blender 1998 yılında Hollanda'da Neogeo şirketi tarafından piyasaya sürüldü. Günümüze kadar kendini geliştirmeyi başardı ve şu anda oldukça popüler şekilde hayatına devam ediyor. Tercih edilmesinin ilk nedeni kullanımının diğer programlara göre daha kolay oluşudur. Bu kolaylıklarla beraber bazı işlemleri basitçe yapabilme olanağı da tanıyor. Örneğin after effects'te opaklık ayarı yapmak için Transform özelliklerini açıp Opacity değerini düşürmemiz gerekirken, Blender animasyon programı için direkt olarak sağ panelde Opacity ayarı bulunabiliyor. Tabi görünümü kişiselleştirebiliyorsunuz. En çok kullandığınız araçları ekrana sabitleyebiliyor ve işlemlerinizi hızlandırabiliyorsunuz. Tasarım anlamında yeni yeni profesyonelleşiyorsanız Blender önerebiliriz ama tasarımcılarımızın tercih ettiği programlar arasında yer almıyor.

Maxon Cinema 4D

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Adında 4D olmasına bakmayın, bildiğimiz üç boyutlu 3d animasyon programıdır. Ülkemizde yaygın olarak tercih edilen bir animasyon programı değildir. Daha çok Adobe ve Autodesk ürünleri tercih ediliyor fakat kullanıcısı yok değil. Tasarımcılar cinema 4d programlarının bazı özelliklerini kendilerine daha yakın buluyorsa kullanabilirler. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı olduğu gibi her tasarımcının da teknikleri farklıdır. Kendilerine has görünümler oluştururlar ve çizimler yaparlar. Tanitimvideosu.com olarak kullanmıyoruz fakat merakımızdan açıp kurcalamışlığımız çok olmuştur. Piyasada eğitim setlerini rahatlıkla bulabilirsiniz fakat çok kapsamlı eğitimleri Türkçe dilinde bulmanız bir hayli zor. İngilizce bilmeniz sizi bir adım öne çıkartacaktır. Çünkü İngilizce kaynaklar çok fazla sayıda var.

Vegas Pro

Sistemler: Windows ve macOS
Vegas pro'nun tarihi biraz sancılı. Önce sonic firması tarafından piyasaya sürüldü. Daha sonra sony bünyesine geçti. Aslında en çok sony firmasına geçtiğinde program meşhur oldu. Şimdi ise Magix firması tarafından yayınlanıyor. Sık sık güncellemeler de yapılıyor. 450 $ gibi bir fiyatı var. Vegas pro kullananların çoğu başka bir programa ihtiyaç duyarlar. Vegas pro kullanan bir çok tasarımcı arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre; borix fx yazılımını ayrıca alırsanız bir anlam kazanıyor. Tek başına diğer programlardan hiç bir farkı yok ve tercih edilmesi için bir neden bulunmuyor. Hazır 3d nesneler koyarak tasarımcıları kendilerine çekmeye çalışmışlar. Ülkemizde bunu başaramadılar fakat dünya genelinde ne kadar başarılı oldukları tartışma konusu olabilir. Sonuçta animasyon programı olarak her zaman listede yerini alacaktır. Yaklaşık 13 yıl sony firması tarafından yönetildiyse, mutlaka tercih edilesi bir yanı vardır da ülkemizde bilen yoktur.

Final Cut Pro X

Sistemler: macOS
Apple tarafından yapılan animasyon programı Final Cut Pro X 2.000₺ civarında fiyata satılıyor. Aslında üç boyutlu sahneler oluşturulamıyor, yani 3d animasyon programı denilemez fakat 3d titles özelliği bulunduğundan dolayı 3d Animasyon Programları kategorisinde yer verdik. Sadece macOS sisteminde çalışması dezavantajlarından birisi. Listedeki fiyat/performans açısından en yüksek orana sahip animasyon programı diyebiliriz. 3 boyutlu tasarımlar yapamıyorsunuz fakat bunun dışında yapmak istediğiniz tüm senaryoları ekrana dökebiliyorsunuz. Final cut pro x programının kullanılabilmesi için macbook veya iMac cihazlarından herhangi birine sahip olmanız gerekiyor. FCPX ile animasyonlar oluşturabilir, üç boyutlu yazılar yazabilir, video montajı yapabilir ve istediğiniz efektleri verebilirsiniz. Program sadece App Store üzerinden satılmaktadır. Rekabet ettiği diğer yazılımlarla karşılaştırıldığı zaman açık ara önde olduğunu söyleyebiliriz.

Bryce 7 Pro

Sistemler: Windows ve macOS
DAZ 3D firması tarafından geliştirilen Bryce 7 Pro 3d animasyon programı şimdiye kadar kullanacağınız en ilginç programlardan bir tanesi olabilir. Çünkü programı kullanırken üç boyutlu tasarımlar hızlıca gerçekleştirilebiliyor. Çünkü kullanım sırasında kendinizi program kullanıyor gibi değil de, bir simülasyon kullanıyor gibi hissediyorsunuz. Boyutlar arasındaki geçişler rahatlıkla yapılabiliyor. Coğrafi ve topoğrafik özelliklere indirgenmesi ise dezavantajı sayılabilir. Çünkü bryce animasyon karakter veya maskotlarına değil de, coğrafi özelliklere odaklanmış durumda. Örneğin bir dağ bir kaya bir deniz bir doğal nesne çizileceği zaman hızlıca yapabiliyorsunuz. Şirketlerin tanıtım videolarını oluşturmaya gelince bir hayli zorlanabilirsiniz. Çünkü her sahneyi coğrafi donelerle anlatmak zorunda kalabilirsiniz. Hava yolu, taşımacılık, nakliye, doğa sporları, paintball, yamaç paraşütü gibi şirket sahiplerinin tanıtım videoları yapılırken bryce 7 pro tercih edilebilir.

Joker Animasyon Programları

Bazı animasyon programları vardır ki her kategoriye girebilir ve her zaman ayrı tutulmaları gerekir. Kullanımı oldukça basit, herkesin kullanabileceği ve öğrenilmesinin zor olmadığı, en önemlisi istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz eşsiz yazılımlardır. Bu tür animasyon programları joker animasyon programları olarak listeledik.

Sketchup 3D Design Software

Sistemler: Windows, Linux ve macOS
Belki de video ve fotoğraf tasarım dünyasındaki dengeleri yerinden oynatan yazılımdır. Animasyon programları arasında boyutlar arasında hiç bir işe gerek kalmadan geçiş yapabilen tek program diyebiliriz. Gerçekçiliği ve resimlerin import edilip, istediğiniz yere duvar kağıdı şeklinde yapıştırılabilmesi tasarımcıların işini bir hayli kolaylaştırmış. Bu kadar kolay kullanılan programın hiç mi eksisi yok derseniz, tabiki var. Örneğin hazır efektler yok. Geçiş efektleri yok. 3d Warehouse kütüphanesinde hazır tasarımlar mevcut. Özellikle Vray ile süper görüntüler elde edebiliyorsunuz. Özellikle mimari çalışmalarda harika sonuçlar elde edilebiliyor. Render işlemi uzun sürüyor diyebiliriz. Google tarafından yapılmış, arşivlenmesi gereken başyapıttır. Ücretsiz sürümünün yanında pro sürümü de bulunuyor. Profesyonel anlamda tasarım çalışmaları yürütecek kişilerin pro versiyonu almalarını tavsiye ederiz.

Ajax Animator

Sistemler: Windows ve macOS
Ajax aslında tasarım programlarının genel mantığını yansıtan basit bir 2d animasyon programı olarak nitelendirilebilir. Programı indirmeden Online Animasyon sayfasından denemeler yapabilirsiniz. İstediğiniz her şeyi ekrana yansıtamazsınız. Kullanabileceğiniz araçlar oldukça kısıtlı. 2d animasyon programı veya 3d animasyon programı mantığını bu programla kavrayabilirseniz, tüm yazılımları rahatlıkla öğrenebilirsiniz.

Animaker

Sistemler: Windows
Ajax animator'ün bir gelişmiş versiyonu diyebiliriz. Kullanımı çok zor olmamakla beraber düşüncelerinizin çoğunu programa anlatabilirsiniz. 3 ayrı lisans türü var. Ücretsiz, starter ve pro. Aylık 19$ ve 39$ civarında fiyatları bulunuyor. Hazır resimler, yazılar ve efektleri bulunuyor şu anda 1000'den fazla kullanılabilir template var. Son güncellemesi ile 4K çözünürlük kalitesini de destekler oldu. Christmas, Hanukkah, Holiday, Birthday, Cartoon, For Business, Explainer, Business, Presentation, Marketing, Corporate, Slideshow, Facebook, Instagram, Youtube, Advertisement, For Work, Resume, Intro, Outro, Text Animation, Logo Animation, Promo, Marketing, Youtube Intro, Commercial, For Everything else, Lyric, Music, Doodle, Invitation, Scribing, Photo, Social, Friendship template kategorilerinden bazılarıdır.

Vyond

Sistemler: Windows
Vyond masaüstü program olarak sadece windows işletim sistemini desteklese de, online olarak hizmet verebiliyor. Online animasyon programı pek bulunmaz, vyond nadir yazılımlar arasında yer alır. Ayrıca şablonlar sunarak size hızlı çözümler üretmektedir. Online animasyon programı olduğu için haliyle ücretsiz olması düşünülemez. Ücretsiz online animasyon programı piyasada yok. Sisteme kayıt olduktan sonra üyeliğinizi ücretli üyeliğe yükseltiyorsunuz. Oluşturduğunuz animasyonlar kendi sitelerinden de yayınlanıyor.

Clara.io

Sistemler: Online
Clara.io web sitesi aslında sıfırdan animasyon oluşturmak için yapılmış bir site değil. Ücretsiz online 3d animasyon programı da değil. Peki neden animasyon programları listesinde var? Çünkü CLARA 3d animasyonlar oluşturulurken çok büyük kolaylıklar sağlıyor. İşleyişi de oldukça kolay. Siteye girip ücretsiz üye oluyorsunuz. Database veritabanlarıda yüzlerce, belki de binlerce materyal bulunuyor. İstediğiniz materyali seçiyorsunuz. Daha sonra bunlara animasyon efektleri veriyorsunuz. Son olarak render alıyorsunuz. Örneğin; bir araba kazası anlatmak istediğinizi varsayalım. Arabayı seçiyorsunuz. Arabaya kolaylıkla takla atma efekti ekliyorsunuz ve render alıyorsunuz. Artık elinizde üç boyutlu şekilde arabanın takla attığı bir video oluyor.

Avid Media Composer

Sistemler: Windows ve macOS
Avid şirketine ait media composer programı ve bundan sonra verilecek 2 program aslında bir animasyon hazırlama programı değil. Animasyon hazırlama programları ağır programlar olduğu için sadece montaj işlemleri için önerilmez. Örneğin bir videonun başından 10 saniye keseceksiniz veya sonuna 5 saniyelik bir video ekleyeceksiniz. Bu gibi durumlarda animasyon programlarına ihtiyaç duymazsınız. Daha hızlı ve daha pratik çözümler ararsınız. Arayış esnasında ihtiyacınızı karşılayacak 3 program tavsiye ediyoruz. Birincisi avid media composer. İkincisi iMovie ve üçüncüsü Edius.

iMovie

Sistemler: macOS ve iOS
iMovie apple tarafından geliştirilmiş bir yazılımdır. Sadece apple tarafından üretilen cihazlarda kullanılabiliyor. Çok akıcı ve isteklerinizi karşılayabilecek bir yazılımdır. Boyut olarak büyük olsa da, profesyonel bir video montaj programı diyebiliriz. 4K videolar dahi düzenlenebiliyor. Videolara efekt verebiliyor, üzerine ses eklenebiliyor, üç boyutlu dünya haritaları tek tuşla eklenebiliyor, direkt olarak iPhone telefonlara export edilebiliyor. Piyasada bulunan en iyi ücretsiz video düzenleme programlarından diyebiliriz.

Edius

Sistemler: Windows
Bazı televizyon kanallarının haber montajlanmasında kullandığı Edius programı, kısayol tuşları konusunda oldukça başarılı. Kısayol tuşlarını iyi kullanmışlar ve video montaj programı olarak tercih edilebilir. Video üzerine yazılar yazabiliyor, eklediğiniz yazılara videolara ve resimlere efekt verebiliyorsunuz. Ücretli bir yazılımdır ve lisans gerektirir. Ülkemizde yaklaşık 100 euro € civarında bir fiyata satılmaktadır.

Animasyon Programları Listesi

submitted by tanitimvideosu to u/tanitimvideosu [link] [comments]


2020.03.10 19:01 Xanixiano Derleme Çalışmaları hakkında: Ufak bir sohbet ve sizin düşünceleriniz

İyi günler Turkey .
Bu biraz uzunca bir post olacak. Yanınıza çayınızı almanızı tavsiye ederim.
Bu toplulukta daha evel derleme çalışmaları yapıp paylaşmıştım.
Sizlere dile getirmek istediğim konu şu:

Ek bir uğraşım olarak, halen derleme çalışmalarıma devam etmek istiyorum.

Buna yazının ileri kısmında değineceğim.
Geçen gün akşam saatlerinde nihayetinde 4-5 gün süren bir derleme çalışmamı bitirip Turkey 'e sundum.
Derleme çağrısının post'u:
A call for a compilation of answers regarding Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Oluşturulan Derlemenin kendisi:
Data Compilation - Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Sizlerin sunmuş olduğu kaynaklar, bakış açıları, ve ifade etmek isteyip edemediğiniz duygularınız ile 5 ayrı tema kapsamında "Türkiye ve Suriyeli mülteci krizi" konusunda bir araştırma yaptım.
(bakınız:)
PART 1 : Turkey-Syria Relations and Related Effecting conflicts.
1.1- Türkiye'nin Suriye ile olan bağı ve iletişimi.
1.2- Suriyeli Mülteci krizi sırasınca Türkiye yönelik terör saldırıları, ve Türkiye içinde karışıklıklar.
1.3- Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın Suriye konusundaki ithamları ve politkaları.

PART 2: The Syrian Conflict’s costs, damages and effects to Turkey.
2.1 -Türkiye'nin Suriye'de bulunma ve Suriyeli mülteci krizi süreci boyunca kayıpları, maddi ve manevi.
2.2- Türkiye'nin Suriyeli Mülteci krizindeki rolü.

PART 3: Propaganda, war crime allegations, and actions regarding Turkish involvement in Syria.
3.1- Türkiye'nin, Suriye'de işlediği iddia edilen savaş suçları.
3.2-Suriye'de Türk müdahalesine karşıt Anti-Türk propagandalar.
3.3 Suriye'de Türk müdahalesine destek Pro-Türk propagandalar.

PART 4: Turkish Politicians & Citizens views of the Syrian Civil War and Refugee Crisis
4.1- Türk Siyasetçilerinin Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.
4.2- Türk vatandaşlarının Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.

PART 5: European Involvement in the Syrian Civil War and Refugee Crisis
5.1- Avrupa'nın Mülteci krizindeki rolü ve politikaları.
5.2- Avrupa birliği veya Avrupa ülkelerinin Suriye İç Savaşı konusundaki rolü.

Benim için uzun süren bir süreç idi ve yaklaşık 4-5 günümü bilgi toparlayıp İngilizce diline çevirmek ile uğraştım. Aynı zamanda antreman/beslenme ve iş düzenimi aksatmamam gerekiyordu, bu yüzden bu çalışma olması gerekenden uzun sürmüş olabilir. Umarım bu kaynakçayı zamanında sizlere yetiştirebilmişimdir.
Daha önce yine ülkemizin maruz kaldığı PKK saldırılarını yaz aylarında derlemiştim. Toplam 13-18 Saat sürmüştü.
A compilation of PKK attacks in Turkey.
Tekrardan bu derleme çalışmasına katkıda bulunanları teşekkür etmek istiyorum. Bakış açılaınız, sizin bulduğunuz veya hatırladığınız kaynak ve konu başlıkları bu çalışmaya yön verdi. Bir uzman değilim, o yüzden kendi imkanlarım doğrultusunda çalışıyorum.
Bu derlemeleri yapmak için kafa patlatmak gerekiyor, yerinde Türkçe-İngilizce çeviri yapmam gerekiyor ve tarafsız bir anlayış ile ulaştığım bilgileri olduğu gibi aktarmam gerekiyor. Amacım fikir dayatmak değil, olan bilgiyi açık bir şekilde yoruma sunmak.

Elimden gelenini yapıyorum. Bunu yapmamın bir sebebi var.

Biz Türkler olarak kendi görüşümüzü ifade ettiğimiz zaman, kimi yabancılar tarafından yersiz hakaret ve iftiralar ile karşılaştığımız bir gerçek. Dahası, bu çirkinliklere cevap bulmayı çalışırken sunacağımız her bir kaynak "propaganda" veya "itibar edilmemesi gereken kaynak" damgasını alıyor.

Kendimizi ifade etmeye çalışırken, kanatsız uçak uçurmaya çalışıyormuşuz gibi hissetiriyor insana.

Turkey topluluğu olarak, bir çoğumuzun siyasi/sosyal konularda böyle bir davranışa uğradığımızı düşünüyorum. Tabii ki, bu olan aslında yeni bir şey değil.
Bu tür davranışlara uğradığımızda bizi tartışmaya, öğrenmeye ve öğretmeye iten duyguları kırıyor ve sonuç olarak "geçersiz" sayılan düşüncemizi ya kendimize saklamaya--veya daha agresif bir şekilde dayatmaya itiyor.
Ama gerçek şu:
Bir Türk insanı olarak düşüncelerimizi izah etmek zor.
Sunabileceğimiz çoğu kaynaklar Türkçe ve tartıştığımız konular en az 50, 100 veya belkide 300 sene öncesine uzanan konular. Bunları çözmek ve anlayabilmek için saysız tarihçinin kitaplarını, akademisyenlerin araştırma yazılarını okunması gerekir.
Ülkemizdeki PKK saldırılarının derlmesi yaparken ben, 30 yıl öncesi gazeteleri kendi imkanlarımla internette tarayıp ingilizceye çevirdim. Elimde olan ve ulaşabildiğim kitaplara baktım. Bu zaman alan bir süreç, sabır istiyor ve insanı sınabiliyor.
Sonra bir bakıyorsun: Oysa karşımızdaki yabancı adam bir vikipedi ekran alıntısı ile Orta Doğu ve Balkanların en hızlı tarihçisi olmuş bana sen "probaganda yapıyorsun" diyor, çalışmamın tartışmada bir geçerliliği olmadığını söylüyor.

Kafayı yersin.


Oysaki bu tür yorumlardan aslında zevk alıyorum. Mazoşist eğlimler ile alakası yok, ancak hoşuma gidiyor.

Bir başka gerçeğin bilincinde olmamız gerek.
"Eğer ben bu yabancı kimsenin yerinde olsaydım, bende onunla aynı düşüncede olacaktım."
İnsan çevresinin ve gözlemlediklerinin ürünüdür. Bize karşı duyulan şühpe yoktan var olmuş bir şühpe değil. Yıllarca halkımız ve ülkemize karşı yürütülen bir siyasetin, ve de ülkemizin kimi zaman sergilemiş olduğu olumsuz davranışların sonucudur bu. Tüm dünya bize karşı değil, ama ülkemizin iyiliğini isteyen pek siyasetçi yok günümüzde.

"Neden bu adam böyle düşünüyor? Hepsi de gerçekten ırkçı ve anlayışsız olduğu için mi?"
Ben bu çabalarımda anlam buluyorum.
Kendi ülkemizde bile tarihimiz ile ilgili kitaplar ve konular kimi zaman bulanık iken, Türkçe bilmeyen bir yabancının nasıl olurda bizi anlamamızı ve inanmasını bekleriz?
Wikipedia'dan baksa, kaynakçaya bakıyor--ya dosyaya ulaşılamıyor, ya basımı kaybolmuş falanca bir kitaptan gelme bilgiler.
Türk perspektifini anlamak için gizli öğretileri çözmeyi çalışıyormuş gibidir. Bazı kaynaklar var, kimisine ulaşılamıyor, veya akademik bir veritabanına bağlı.
Kaldı ki, ulaşsa bile dil sorunu var.
Türkçe dil sorununu çözse bile kaynağın hakikaten onaylanabilirliği neye göre karar veriliyor?
Her ne daim olursa olsun, duygularını bir kenara bırakıp gerçeğin ne olduğunu öğrenmek isteyen ve buna ulaşmak isteyen insanlar var. Bu insanlar kendi aramızda ve yabancılar arasında da varlar.
Fakat bu insanlar kaynak bulamıyor, uğraşsa bile bir bilgi kirliğin içinde yüzmesi gerekiyor. Fikrimce, herkesin araştırmacılığa bir uzmanlıkla yaklaşmasını beklememiz gerçekçi değildir.
O yüzden, tarafımızca bakış açımızı merak edene biçilmiş bir araştırma sunmak yerinde bir çözümdür.
Oysaki bu ufak çaplı çalışmalar dünyayı değiştirmeyecek, kimi insan gözardı edecek ve inkâr edileceğinin bilincindeyim.
Bu insanlar hatrına, derlemelerin en azından biraz faydası oluyorsa yaptığım çalışmalardan memnuniyet duyarım.
Ama bir-iki kişiye bile olsa, duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek ve anlayış gösterilmek insanı rahatlatabiliyor ve çözüme odaklanmasını sağlıyor.
Bunun sonucunuda gördüm:
The Big Picture: Media propaganda and Historic details


Neticesinde, size şu soruları yöneltmek istiyorum:
Sizce başka ne konular üzerinde çalışma yapılabilir?
Sizce kendimizi izah edemediğimiz konular nelerdir?
Ve sizce karşı tarafın/yabancıların anlamakta güçlük çektiği konular nelerdir?

Özetçe, eksik kaldığımız anlatamadığımız konular nelerdir tam olarak? Sizin karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Sevgiler
submitted by Xanixiano to Turkey [link] [comments]


2020.01.05 15:24 Cathessis Neden kafayı sıyırdım? Veteran zorlukta "Cathessis'in İmtihanı" oynanışı [Tek Part]

Neden kafayı sıyırdım? Veteran zorlukta
Bir süredir grupta pek aktif değilim, aklım başka yerlerde. Kafayı yedim, mantıklı düşünemez oldum. Oda arkadaşım sonunda başardı. Beni de kendi gibi psikopat yaptı. Uzun bir yazı oldu, ama ben neler yaşadığımı hepiniz okuyasınız diye maddelere ayırdım ve onları parça parça atacağım. Kafam hala yerinde olmadığından ve internet bulma olanağım da zor olduğundan yorumlara bakamayabilirim. Tek seferde okumak isteyenler için de profilime sabitleyeceğim postu. Bir nevi pandaflix gibi düşünün, yayınlanmadan okuyabilirsiniz böylece.
Burada yazılanlar tamamen gerçektir...
Üzüm üzüme baka baka kararırmış derler.
Sizlere bir derdimi anlatacağım. Öyle bir dert ki, beni aylardır içten içten yedi bitirdi. Bu dönemin başından beri yurtta 3 kişilik bir odada kalmaktayım. Biri sessiz, sakin, kendi havasında takılan biri. Zararı olmasın da faydası olmasa da yeter benim için. Asıl sorunun diğeriyle. Benle aynı yaşta, ama hazırlık okuduğu için 1. sınıfta bu sene.
Bugüne kadar bu platformda kimsenin şahsına sövmedim, meyve tabağı yapılan annelerden bir lokma da ben almadım ama bu yazı tamamen saf duygularımı yansıtacak ve kendime engel olamayıp argo da konuşabilirim. Yazdığım şeyleri silip yeniden düzenlemeyeceğim. Sadece yazım yanlışı varsa düzelteceğim.
Uzun olduğundan okumak istemeyenler için her bir paragrafın sonunda paragrafın konusunu maddeleyeceğim. İzninizle başlıyorum yazmaya.
Öncelikle nasıl bir ortamda yaşadığımı anlayın diye odamın çizimini buraya atıyorum. Burada bahsedeceğim kişi ise sağ taraftaki yatakta yatan kişi, resimde yer almıyor. Ama odanın yapısını görürseniz mesafe olarak ne kadar yakın olduğumuzu da anlarsınız.
📷

Sol altta ben varım, sağımdaki de bahsedeceğim kişi.
📷
Her ne kadar iletişimim tek taraflı olsa da daha önceden insanlarla haşır neşir olduğumdan insan sarrafıyım diyebilirim kendim için. Yılın başında o çocuğu gördüğümde onun sorunlu biri olduğunu ilk bakışta anladım. Bunu tipine bakarak yapmadım tabi ki. Her sorunlu insanın farklı belirtisi vardır. Benim ondan anladığım ilk belirtiler odaya geldiği 5 dakika içerisinde sürekli kendi konuşmak istemesi, konuşmayı sadece soru sorarak yapması ama boş sorular sormasıyla başladı. Değişik mimikleri, soru sorarken sırıtışı, jestlerinin tuhaflığı onun sorunlu biri olduğunu destekledi. Okuldan odaya geldiğim 2 saatte bana "Kanka window kelimesinin anlamı ne?" gibi boş sorular sordu. Boş dememin sebebi İngilizce hazırlığı bitirmiş olması, yine İngilizce bir bölümde okuması ve benle dalga geçermiş gibi basit şeyleri SÜREKLİ sorarak beni sınaması, ayaklı sözlük olarak kullanmasıydı diyebilirim. Sonrasında o meşhur meditasyonlar başladı. Suratı kaskatı kesilerek bağdaş kurup duvara yaslanıyordu. Kulağında müzik falan yokken o şekilde 1 saate kadar duruyor, arada kendi kendine konuşup kahkaha atıyordu. Başlarda korktum, bu ne yapıyor ki diye düşündüm. Artık sadece sinirimi bozuyor.
1- Anlamı olmayan, sadece beni sınamak için boş sorular sorması. Muhabbet açmak amaçlı değil bu sorular, sadece sormak için. Yoksa muhabbet olduğunda konuşmamız kötü değildi başlarda.
2- Mariz biri gibi uzun süreli kendi kendine konuşmalı, gülmeli, duvara yaslanıp bağdaş kurmalı meditasyonvari değişik hareket. "Ne yapıyorsun sen?" diye sorduğumda "Yok bir şey." demesi ve istifini bozmadan hareketlerine devam etmesi.
İlk günün gecesinde beni en çok sinir eden şeylerden birini yaşadım, şu an bunu yazarken (04:38'de) de yaşıyorum. Ne mi? Horlama... En nefret ettiğim şeylerden birisi kişinin horlamasıdır. Eğer ki sağlık açısından yapabileceği bir şey varsa, kişi toplu bir ortamda kaldığının bilincine vararak tedavi olmalıdır. Sağlıkla alakalı değilse yattığı pozisyonu değiştirmeli, yüksek yastık kullanmalı ya da her yerden temin edilen burun bantlarından kullanmalıdır. Daha da yapmıyorsa s*ktir olup gidebilir tek kişilik odaya ya da ayrı evine! Horlayan insana pek bir şey demem. Ama bu horlama traktör motoru gibiyse rahatsız olurum. Sırf rahatsız oluyorum diye başlarda akşamları 7-11 arası uyuyup o uyumaya başlayınca sabaha kadar uyanık kaldım ve okulla berber bunu yürütemediğimden ve horlama sesi varken uyuyamadığımdan gece saat 4-5 kaça kadar olursa artık bayılana kadar kulağımda horlamayı duyamayacağım kadar yükseklikte sesle müzik dinliyorum. En sonunda zaten istemsizce uyuyakalıyorum ve duyamıyorum horlamayı. Çocuk horlamaya başladığı anda uykumdan uyanıyorum ki anlam veremediğim şekilde uyurken odamda müzik çalsa, insanlar bağıra bağıra konuşsa uyanmam.
3- Ittıratlı bir şekilde genzinden ses çıkarması, horlaması. Traktör motoru gibi sesler çıkararak kafa s*ken horlama biçimi.
Psikopat olma yolunda minik adımlar atmaya başlıyorum bile. Sizler de benimle aynı gemidesiniz.
Horlama yüzünden kendi odamda uyuyamıyorum ki uykusuzluk bunun en büyük tetikleyicisi. Onunla aynı okuldayız, sırada sorduğu boş sorular hariç anlamlı sorular fakat sorudan sonra yaptığı y*rrak kürek hareketler var. Bana lab quizlerinde, midtermde falan neler çıkacağını soruyor. Onun aynı okulda bir üst dönemiyim. Ben de efendi efendi soylüyorum. Sonra gelip bana diyor ki, quizde benim söylediğim yerden çıkmış ama yapamamış ve sanki sınava ben girmişim gibi bana yıkmaya çalışıyor eksikliğini. BRE *MIN FERYADI! Neden? Nedeen! Sana söylemedim mi hoca C'de ne soracak ilk lab quizinde? Hem dediğime güvenmeyip bakmamışsın hem de bana hesap mı soruyorsun!
4- Nadan olması ve bana güvenmeyip kendi hatalarını da bana yıkmaya çalışması.
Devamında benim geçen seneki oda arkadaşımdan edindiğim mantıklı bir alışkanlıktan bahsedeyim. Her odada uzun bir halı var odanın ortasını doldursun diye ve buna yurt içinde gezinilen terliklerle basılıyor genelde. Ama yurtta insanlıktan nasibini almamış o kadar insan var ki tuvalete de giriyor o terlikle, dışarıdan ayakkabıyla yemekhaneye mal getirenler de öğrenciler de yemekhanede oluyor, odada da geziniyor ki ben geçen sene idrar yollarından enfeksiyon kaptım bu yurtta. Kullandığım ilaçlardan NEU değerim %2.7'ye düştü ki bu değer bağışıklık sistemiyle alakalı bir değer. Normalde %38.5-%78.5 arası olması gerek ve kemoterapi alanlarda bile bu %5 oluyormuş en düşük. O halde en ufak bir mikrop, bakteri ya da virüs bana uzaktan selam verdiğinde hasta oluyordum. Bunu atlatmak için o kadar ilaç kullandım ki böbreklerimden biri büyük ölçüde hasar gördü ve iyileşmesi için günde 4-5 litre su içtim aylarca. Bunun sebebi ise yurda başvuru yapılırken herkesin tahlillerini yaptırıp sonuçları temiz çıkarsa "Yurt ve benzeri toplu ortamlarda kalabilir" belgesini doktordan almayıp, yurdun tavsiye ettiği bir sağlık ocağına giderek oradan bu raporu TAHLIL falan olmadan direk almaları. Biri AIDS falan olsa da elini o pas tutmuş musluklara, kapı kollarına çizdirse ve biz de onları tutarken elimizi çizdirsek gitti işte hayatımız. İşte böyle bir ortamdan dolayı odaya girişte terliklerimizi çıkaralım dedim. Diğeri anında kabul etti çünkü aklın yolu bir. Ama ileride benim aklımı kaçırmama sebep olacak bu vasıfsız p*zeveng "hıhı, taaağm" gibi yarım ağızla kabullenmiş gibi yapıp her fırsatta içeri terlikle girdi. Başta ses etmedim, ona örnek olma amacıyla hep onun gözü önünde terliğimi odaya girince çıkarıp halıya öyle bastım. Ama bir sabah yataktan kalkıp halıya ayak bastığımda o terlik benim ayağımın altına gelince dayanamadım ve o andan itibaren her fırsatta uyardım ve en sonunda patladım tabi. Tabi bir insan onur, şeref ve haysiyetten yoksun olunca aldığı uyarılar ve yediği azarlar da tam etkili olmuyor. Yavaş yavaş terliğini çıkarmaya başladı oda girişinde ki arada bir hala terlikle basıyor...
5- Antanta varamadığımız ilk hareketlerinden biri. Yurtta her türlü pis ortamda gezinilen terlikle odada dolaşmak. Yetmedi, uyandığımda ayağımı bastığım yerde bu terliklerin olması.
Yazın hepimiz şortla, kısa kollularla gezeriz. Sıcak havalardan dolayı terleriz. Bu yüzden de sık sık duş almamız ve üstümüzdekileri değiştirmemiz gerekir. Bu çocuğun da ayakları leş gibi kokuyor. Olabilir, bu durumda ayağını yıkamasını da ben söylemeyim 20 yaşına gelmiş ve toplu bir ortamda yaşıyor. Odaya bir giriyorum oda ter ve Doritos peynirli karışımı kokuyor. Ben istemsizce öğürmeye başlıyorum tabi ki. Nefesimi alıp cama rush atıyorum ve camı açıp nefes alıyorum (evet hala devam ediyor bu). Başlarda çocuğa bir şey demiyordum. Sonra şakayla karışık oda Doritos peynirli kokuyor istersen çoraplarını bir değiştir dedim ki belki anlar. "Yok kanka cips yedim ondandır." diyor. Ulan masada mısırlı cips gibi bir şey var böyle kokması imkânsız. Hadi koktu, her seferinde mi cips vardı odada? Peki ya kokusu? Ter aromalı cips var da benim mi haberim yok? Ben bunu birkaç defa deyimce kalkıp çoraplarını değiştirmeye başladı. Çıkardığı biyolojik atık sınıfındaki çoraplarını da halıya bıraktı ki hala koku yaymaya dev ediyor. Akşam saat 10'da cam açık oluyordu. Çünkü kapattıktan 1-2 dakika sonra içerisi yine ter ve cips kokuyordu. Bu özelliği hala öğretemedim. Ter konusu çok ayrı, ona girersem 86 dizelik kaside çıkar, hiç gerek yok.
6- Koklayınca kusturan ölümcül ter ve ayak kokusu.
Yazarken uyuyakalmışım. Uyandım ve devam ediyorum. Yazın giydiğimiz şort ve kısa kollulardan bahsettim. İşte bu şahıs kışın da odada şort ve kısa kolluyla geziyor. Sıcak havalarda çorap giyiyordu, şimdi çorap da giymiyor. Diyeceksiniz ki sanane *mk sen me yapacaksın onun giydiklerini. Ama soğuk havada böyle giyinince başlıyor osurmaya. Oda leş gibi kokuyor. Uyanıkken bazen sesli bazen sessiz osuruyor, ama geceleri zart zurt. Yukarıdaki paragrafları yazarken 2 defa sesli osurdu. Ben az yemek yiyebilen birisiyim. Çabucak doyuyorum ama az yediğimden biraz sonra tekrar acıkıyorum. Bu yüzden arada sesli bir şekilde karnım gurulduyor, ben de karnım guruldamaya başlayınca bir şeyler tıkınmaya başlıyorum. İşte bu karnımın guruldadığı zamanlarda utanıyorum. Açlığımdan değil, çıkardığı sesten. Bazen uzunca guruldamanın dışında kısa bir şekilde gurulduyor ve bu da dışardan duyan birine osuruk sesi gibi gelebilir diye aç kalmamaya çalışıyorum. Benim karnımın guruldamasından utanmama rağmen bu şahıs kendi osuruğundan utanmıyor. Bugün de onun yerine ben utandım. Sık sık cam açılması gerekiyor çünkü dışarıdan gelen biri ter + ayak ve osuruk kokusunun oluşturduğu duvara çarpıyor ve anlık bir "Ne oluyor lan?" diye şaşkınlığa düşüyor. Sonrasında camı açmak için Usain Bolt'tan be hızlı bir şekilde cama koşuyor.
7- Osuruyor. Sesli, sessiz fark etmiyor. Ama kokusu ölümcül. Koku duyumun %30'unu kaybettim herhalde bununla aynı odada dura dura.
Yavaş yavaş delirmeye başladınız değil mi? Çünkü sona gelince deliler kulübüne giriş için size formu ben taktim edeceğim.
Önceden yazdığım gibi bana sürekli sorular sorması üzerine odaya girer girmez dışarıya ses gitmeyecek kadar müzik açıp bu şekilde duruyorum ki bana seslenirse duymayayım diye. İkimizin yatağı yan yana, arada 1 yataklık boşluk var. Yatak başlıklarımız ise aynı tarafta değil. Yani yatakta uzanırken birbirimizi çaprazdan görüyoruz. Bana öne normal sesleniyor. Çoğunlukla duymuyorum. Sonra yüksek sesle sesleniyor, bu sefer duymamazlıktan geliyorum. Çaprazda görüş açımda olduğu için elini sallarken aynı zamanda şıklatıyor, ben onu göreyim diye değişik hareketler yapıyor. Tabi ben bakmıyorum. Bu sefer de atar yapıyor, kendi kendine söyleniyor sinirli sinirli. Yani bana bakarak küfür etse de üstüne atlasam diye beklemiyorum değil. Düşünün ki okuldan geldiniz, yorgunsunuz. Tek istediğiniz biraz film izlemek, uzanıp bir süre gözlerinizi dinlendirmek ya da müzik dinlemek. Ve filmin/rahatlığın/müziğin en heyecanlı yerinde DAKİKA başı birilerinin size seslendiğini düşünün. Bir iki kere değil, aylarca... Arada bir patlıyorum ben de istemsizce. "Film izliyorum ikide bir rahatsız etme de önüme bakayım!" deyince de "Pardon kanka." deyip önüne bakıyor. 5 dakika sonra kaldığı yerden devam ediyor. Yanıma gelerek soru sorunca da görmezden gelemiyorum tabi.
8- Yatakta kendimle baş başa kalamıyorum. Bir film izlerken, müzik dinlerken, uzanırken sürekli bir şeyler soruyor. Duymazdan, görmezden gelmek de işe yaramıyor.
Aylardır Unity oyun motoruyla bir şeyler yapmaya çalışıyor. Başta bir yerlerden bakarak aynısını yapmaya çalışıyordu. Her küçük şeyi bana gösteriyordu ki belirttiğim gibi bu çok sinir bozucu. Yok adamı nasıl yürüttüm, haritayı çizebilmiş miyim, bu renkler olmuş mu? En son sorsa bjr nevi katlanılabilir ama küçük bir nokta koyunca bana gösteriyor ve delleniyorum. Son 1 haftadır da 32 bit bir karakter çizecek her adımını bana göstermeye çalışıyor ki sinirlerimi bozuyor. Karakter bir kılıç sallıyor, 3 tane 32 bitlik resimle ve bana onaylatıyor her küçük harekette.
9- Aferin almayı bekleyerek her b*ku bana onaylatması. Bur süre sonra "Seni de s*kerim yapacağın işi de!" dememek işten bile değil ama ben bunu dışa vurmadım henüz.
Odaya geldiğinden beri kulaklığının silikonu yok, tüm odaya konser veriyor. Kulaklık takarsam benim için sıkıntı yok, ama bazen gece bile müzik dinleyerek yatıyor ve ben kuduruyorum. . Bir bakmışsın türkü dinliyor oradan rocka oradan popa oradan rape. Herkesin müzik zevki ayrıdır. Karışmam, karışamam. Ama daldan dala atlayınca feleği şaşıyor insanın.
10- Rağm edermiş gibi, belki kapatır diye gözüne baktığım halde odada kulaklığıyla verdiği konserler. Bazen gece de vermeye devam ediyor ki sinir oluyorum.
Odadasınız, oturmuş bir şeylerle meşgul oluyorsunuz. Derken biri orta-yüksek sesle şarkı/türkü söylemeye başlıyor. Genelde "Faded" ve klasik türkülerden söylüyor ama sesi borazan gibi olunca ve bir insanda müzik kulağı da olmayınca kulak tırmalıyor. Tabağa kaşıkla vursam daha güzel ses çıkarır o kadar yani. Hele bir aralar da "Geceleeeğw geceleeeğw" diye o sesle şarkı söylüyordu ki çıldıracak gibi oluyordum. Bir de her şarkıda ezgiyi de değiştirip kendi yorumunu katıyor ki bu daha da kötü.
11- Iklanan bir hamal edasıyla, orta-yüksek ve borazan sesiyle ezgiyi tamamen değiştirerek şarkı/türkü söylemesi.
Gece odada bilgisayardan oyun oynaması. Şimdi bunu ben de yapıyorum. Ama odamdaki insanlar rahatsız olmasın diye geçen sene yurda gelir gelmez direk Quiet Mark sertifikalı bir sessiz fare aldım. Tıklama sesinde %90 gürültü azaltıyor. Ben bile bir tuşa bastığımda bazen duyamıyorum, sadece hissediyorum. Bu çocuk bilgisayarı açıp LoL'e girene kadar bile gereğinden fazla basıyor farenin tuşlarına. LoL'deyken zaten kırarcasına basıyor hem fareye hem de klavyeye. İlk maddelerde demiştim ya hani kendi kendine konuşmalı meditasyonvari hareketleri var diye, bir zaman sonra günlük hayatta da bunu yapmaya başladı ve oyun oynarken de kendiyle konuşuyor. Soruyorum "Kimle konuşuyorsun, sesli sohbet mi açık" diye. Sorunca kendi kendine konuştuğunu inkâr ediyor, "Kimseyle konuşmuyorum." diyor. Bunun da ötesinde örneğin saat 03:10 iken LoL'de anıra anıra küfrediyor. Kendimi tutuyorum, sakin ol Cathessis diyorum ve onu güzelce uyarıyorum. "Sakin ol bak oda arkadaşın uyuyor. Hem de gece saat 3 bak insanlar rahatsız olur." diyorum ve o da "Kusura bakma kanka." deyip birkaç dakika sakin kalıp yine devam ediyor. Benim yerimde başkası olsa orada önce yatırıp öldürene kadar s*'kerdi, sonra bir de ölüsünü s*kerdi.
12- Mihaniki bir tavırla, gündüzü geçtim gece bile oyun başında anırarak küfretmesi. Uyarınca da birkaç dakika susup sonra devam etmesi.
13- Söylediğim meditasyon(!) haricinde de kendiyle konuşması. Oyunda da kendiyle konuşması ve bunu inkâr etmesi.
Ben yılın başında uyanıp kahvaltıya giderken bu çocuğu uyandırıyordum. Çünkü aynı okulda, aynı bölümdeyiz ve ben bir üst dönemiyim. Kahvaltıya gidemesem de derslerimiz aynı saatlerde başladığından beraber gidelim, dersine geç kalmasın diye bunu yine uyandırıyordum. Hatta bir keresinde vizelerde bile geç kalıyordu sınavına ben uyandırdım buna acıdığımdan. Bir gün yatarken buna dedim ki "Sabah uyanınca beni uyandırır mısın?" o da kabul etti. Sabah bir uyandım ki ne okul kalmış ne ders. Beni uyandırmadan gitmiş. Gelince sakince dedim ki "Beni uyandıracaktın hani neden uyandırmadın?" o da "Unuttum kanka kusura bakma." deyip oyunun başına oturdu. Sonraki günlerde yine erken kalkmam gerekti çünkü dersim vardı. Yine ondan rica ettim beni kaldırabilir misin diye ama bir yandan da önceki "Unuttum kanka kusura bakma." demesi beni işkillendirdiğinden kendimce küçük bir şey yaptım. Sabah yine tüm dolapları, kapıyı çarpa çarpa hazırlanıyordu. Avını bekleyen timsah gibi, uyandım ama hareketsizdim ve nefes alışımı düzenli bir şekilde devam ettiriyordum ki uykuda sansın beni. Beni uyandırmadan çıktı odadan. Biliyorum ki tek seferde odadan çıkamaz, bir eşyasını unuttuğu için geri gelecekti. Duruşumu bozmadan yatakta durmaya devam ettim ve o odaya geri girdi. Dolabı açtı, bir şey aldı ve dolabı çarptı. Tam odanın kapısını açtı ki seslendim ona. Dönüp bana baktı. Çok sakince sordum "Neden beni uyandırmadın?" ve "Kanka uyuyordun o yüzden uyandırmadım." cevabını verdi. Tabi kan beynime sıçradı ve ufaktan kontrolümü kaybettim. "Lan zaten uyuyorum diye uyandırır mısın dedim sana yatarken! Eğer uyandırmayacaksan neden bana akşam uyandıracağını söylüyorsun!" dedim ve o da istersen yarın uyandırırım derken istemez deyip etrafta bir nesne aradım. Masada tabağın içinde portakal soyduğum bıçak duruyordu. O sırada çıktı gitti. Bıçağı aldım peşinden gidip böyle o bıçakla arkasından saldırmak istiyorum kapıya kadar gidince durdum. "Ne yapıyorsun Cathessis mal mısın?" dedim kendi kendime ve döndüm geri. O günden beri de masada asla bıçak bulundurmuyorum.
14- Erken kalkamazsam diye, sabah uyanınca beni de uyandırır mısın diye sorduğumda tamam deyip sabah uyandırmaması. Uyandırmayınca da "Uyuyordun o yüzden uyandırmadım." demesi...
Yılın başında birkaç kere Pringles aldım. Normalde almam, çok zengin biri değilim ama merakımdan aldım. Odada yediğim için de diğer iki kişiye de ikram ettim tabi ki. Ama yan tarafımdaki çocuk hayvan hayasızca Pringles'tan almaya başladı. O kadar hoşuna gitti ki bir an paketi g*tüne sokacak sandım. Yıl içinde odada yemek için alığım kuruyemiş, bisküvi, meyve artık her ne aldıysam hepsine dadandı. E ben de haliyle vermemeye başladım hiçbir şey ama ben yerken onun bakması da yüreğimi burktuğu için yine de tadımlık bir şeyler verdim. Aylar ilerledikçe benim de param suyunu çekti tabi. Odaya ne zaman girsem elinde cips, bisküvi vs. oluyordu. İstemeye istemeye bana uzatıyordu alır mısın diye ve ben daha alamadan çekmek istiyor ama galiba ayıp olmasın diye bir iki saniye bekliyordu yine de hakkını yemeyim. Eskiden Eti Puf aldığında bazen ikram ederdi, çünkü kendi de biliyordu benimkilere yumulduğunu. Sonra bam güm yemeye başladı. Yesin, yesin de ben oda arkadaşlarımın canı çekmesin diye dışarıda yiyip geliyorum böyle şeyleri bazen. Mesela çikolata yiyeceğim, paylaşamıyorsam aşağı kata iner yerim. Biraz dolanıp geri gelirim. Odada yesem bir de paylaşamayacağım bir şeyse ve onun da o an alacak parası yoksa hakkına girerim diye çok dikkat ediyorum.
15- Ne bulursa hayvan gibi gömmesi.
Yaklaşık bir ay önce ben Transformers izlerken normalde yatak başlıklarımız çapraz olduğu halde benim yattığım tarafta kendi yatağında duvara yaslandı. Güya pencereden dışarı izliyor ama filmdeki heyecanlı yerlerde bu da ses çıkarıyor. Her zamanki boş sorularının yanında "Ne izliyorsun?", "Ne oluyor?" gibi sorular soruyor ve filmi yorumluyor. Son zamanlarda da bilgisayarda ne yapsam yandan benim ekranı kesiyor. Kendince çok akıllı, dışarı bakar gibi yapıyor ama ben ona doğru gözümü çevirince onun da gözünü dışarı doğru çevirdiğini görebiliyorum bazen.
16- İzlediğim filme yorum yapıyor ve ben bilgisayar başındayken ne yapıyorum diye beni kesiyor.
Odamın resmini daha önce paylaşmıştım chatte ama bilmeyenler vardır. Odada 3 yatak ve 3 tane de dolap var. 2 şifonyer var. Ben yanımdakiyle ortak kullanıyorum. Üst çekmeceyi ben, alttakini ise o kullanıyor. Odada masamız yok, yemek yenilebilecek kafeterya (sadece masa sandalye ve televizyon var, kantini yok) 2 kat aşağıda olduğundan çoğunlukla yattığımız yerde yiyoruz ufak şeyleri. Ben elimden geldiğince dökmemeye çalışıyorum, ufak tefek dökülenleri de elimle toplayıp atıyorum. Ama bu yandaki eleman döktüğü kırıntıların üstünde yatıyor bile, ya da olduğu gibi yere çırpıyor. Geçenlerde sabah uyandım, yere bastım ayağımın altında bir şey hissettim. Kek, evet kek. Yatakta yemiş, sonrasında yere mi döküldü yoksa yataktakileri yere mi savurdu bilmem benim olduğum yere kadar gelmiş. Halı hep kırıntı dolu. Acaba temizlemeye teşebbüs eder mi diye bakıyorum ama yüzsüzün önde gideni, ben de hiç ellemedim. 2 gün sonra temizlikçiler geldi de temizledi. Halıya bakarak neler yediğini az çok anlayabiliyorum. Yerler susam doluysa simit yemiştir, uzun beyaz çubuklar varsa Eti Puf yemiştir gibi tahmin edebiliyorum. Ben dönem başında yemek için ton balığı konservesi alırdım ki bugüne kadar yediğim bir şey değildi. Alma sebebim de yurttaki yemekler motor yağlı ve ölümcül olduğundan ne zaman yesem hem tüm sindirim sistemini bozuyor hem de sabah aynada 3 adet nur topu gibi sivilceyle karşılaşıyor olmamdı. Ama ben bu konserveyi odada mı yiyordum? Tabi ki hayır. Hem canları çekmesin hem de oda kokmasın diye aşağıdaki kafeteryaya inip orada yiyordum ki zaten orası genelde boş oluyor. Hala da buna benzer bir şey yiyeceğimde kafeteryaya inerim ama bu çocuk paramın bittiğini biliyor, AÇ olduğumu biliyor bir de gözümün önünde poğaçayla simidi gömüyor...
17- Nikaragua kabilesinden yemek yemeyi bilmeyen duygusuz bir p*zeveng.
Bir gün bilgisayar başında Skyrim oynarken bu odadan çıktı ve bir 40-45 dakika sonra odaya girip ben gittim geldim hala mı onun başındasın? Bir kalk hava al." dedi. Öyle bir sinirlendim ki gülmeye başladım. Çünkü bana bunu diyen, benim oynadığım şeyi beğenmeyip küçümseyen 20 yaşındaki çocuk(!) tabletle gözü arasında en fazla 10 santimetre mesafeyle 3 saat Clash of Clans oynayan birisi. Bir de öyle bir oynuyor ki Fatih İstanbul'u kuşatırken yüzünü o kadar kasmamıştır. Sonraları bu Clash of Clans oynama saati daha da arttı. Çok zevkliymiş öyle diyor bir de.
18- Legendary zorlukta oynadığım oyuna 2 IQ'su ile laf edip o daha portakalda vitaminken içinden geçtiğim oyunu üstün tutması.
Önceki maddelerde kulaklığıyla konser verdiğini anlatmıştım. Şimdi kulaklık da yok. Yatarken oradaydı kayboldu diyor. G*tüne mi girdi ne yaptı kulaklık bilmiyorum ama artık kulaklığı da olmadığından sesi açarak oyun oynuyor. Rüyamda "Minyonların harekete geçmesine ... saniye" ya da " Rakip destan yazdı" sesleri duyuyorum yeter artık. Youtube'de genelde KFC Barış videoları açıp izlerdi. Barış güldükçe anırarak güler, geri sarar yine gülerdi ve bunu bir videoda birçok kez tekrarlardı. Bunu yazarken ben de gülümsüyorum. O kadar sinirliyim ki kızamıyorum, dut görmüş ipekböceği gibi sırıtıyorum. Bir gün bu Elraen'in videolarını izlerken ve kahkaha atarken sesi kısmasını söyledim ve "Karınca Çiftliğim" diye çok sevdiğim bir kanal var onu izleyebilirsin dedim. Daha önceden de timsahlı bir videosu vardı izlemiştim dedi ama kanalın adını bilmiyornuş herhalde ki benden öğrenince gece gündüz son ses izlemeye başladı. Ben uyardıkça kısıyor ama biraz sonra kademe kademe açıyor sesi. Gecenin köründe insanlar bunun izlediği videoların sesini dinliyor.
19- Artık kulaklığı da yok ve son ses bir şeyler dinliyor.
Oda bunun yüzünden bok gibi koktuğu için odada sık sık cam ve kapı açılıyor. Oda bir dakika havalandırılıp sonra kapı ve cam kapatılıyor. Geçtiğimiz günlerde kapıyla camı açtı ve odadan çıktı. Kapının önünde soldan sağa geçiyor, koridorun sonuna kadar gidip geri dönüyor. Sağdan sola geçerken odaya bakıyor ve ben onu zaten bakışlarımla beklediğimden önüne bakıp devam ediyor. Sona gidip geri dönüyor, geçerken yine odaya bakıyor ve ben de bakışlarımı ona sabitliyorum ve önüne bakıp devam ediyor. 10 kere sağa 9 kere de sola gitti. En sonunda yine sola doğru gidecekken çağırdım bunu. Ben: C, O:O
B: Madem cam açıyorsun neden kapatmıyorsun? O: Kanka hava alsın diye açtım. Cam benim tarafta ya cereyanda kalmayım diye dışarı çıktım. B: O camı açıyorsan odadan çıkmayacaksın! S*ke s*ke orada bekleyeceksin. Havalanınca da kapatacaksın! O: Üşüdüysen kapat kanka B: Be 'mına koyduğumun salağı senin açtığın camı da mı ben kapatayım!
Sonrasında camı kapattı. Anlaşılmayan bir şeyler söyleyip s*ktir olup gitti. Dahası da var. Dün akşam saat 10 gibi odaya girdi. Bir yudum su içti. Camı açıp dışarı çıktı. 2 saat oldu gelmedi odaya. Gelse çok yaratıcı şeyler var söylemek istediğim ama gelmedi. Saat 12'yi biraz geçerken en son ben kapattım.
20- Noktainazarıma gore sırf bana inat olsun diye camı açıp kapatmaması, odada g*tümüzün donması. Neden kapatmıyorsunuz diye sorarsanız da kimse onun kölesi değil ki kalkıp kapatsın.
Sabah, öğle, akşam. Ne zaman olduğu fark etmeksizin uyuduysa ve ben uyanıkken kalktıysa direk "Saat kaç?" diye sorar. Ben cevaplamazsam yine sorar ve ben kanser olurum çünkü zaten telefonuyla beraber yatıyor ve tek yapması gereken telefonunun tuşuna basmak ve saate bakmak. Bu ufak hareket beni ne kadar kanser etti anlatamam sizlere. Düşünün, saat akşam 6 ya da 7. Bir traktör gibi horuldayarak uyumuş bir de gözlerini aralayıp "Saat kaç?" diyor. Söylüyorsunuz geri uyuyor. Az sonra bir daha... Sırf birine saat kaç diye sordular diye kavga çıkmıştı ve haberlerde göstermişlerdi. En sonunda ona dönecek bu olay da.
Yarın (6 Ocak’ta) Matematik finali var ben notlara bakıyorum bu da arada kendiyle konuşa konuşa çözüyor, fısıltıyla x kare aldım falan diyor. Kendiyle konuşmadan duramıyor...
Bunlar sadece aklıma gelenler. Unuttuğum, hatırlayamadığım daha neler var ki bende B12 de yok birçok şeyi hatırlayamıyorum zaten.
Bu çocuk ve bunun inadı yüzünden Karadeniz'e ve Karadeniz'lilere, özellikle de Bartın'lılara bir nefretim var artık.
/* Bir gün parayı basıp bir sürü travesti tutacağım. Bunu da Karadeniz'in bayırlarına yatırıp yağmurun altında, kayalara çarpan dalga sesleri ve fırtına eşliğinde s*ktire s*ktire çoğaltacağım. Sonra her biri ayrı işkencelerle öldürüp ölüsünü s*ktirteceğim. */
·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·.·
Örnek bir gün (3 Ocak)
-Dolapları sertçe kapatıyordu sabah sabah. Bayağı fazla çarptı dolapları, sanki bilerek beni uyandırmak ister gibi. 1 dakikada 7-8 kere belki. Bir şey alıp kapatıyordu sertçe, sonra açıp başka bir şeyler yapıp yine kapatıyordu (bu yüzden uyandım). En sonunda uykudan uyandım ama gözümü açmadım, nefes alışverişime düzenli bir şekilde devam ettim onu dinliyorum. Fısıldaya fısıldaya kara büyü yapar gibi bir şeyler diyordu.
-Kafamı kaldırdıığımda onun ayakta sanki beni izler gibi durması, göz göze gelmemiz ve sanki suçluymuş gibi hareketlerle odanı uzak köşesine gitmesi. (Artık o kadar sinir bozucu bir hal ki bu gözümü açtığımda onun bana bakıyor olması bir iki kere daha yaşanmıştı.
Ne fısıldıyorsun diye sorduğumda fısıldamasının sebebini bugün okulda dersi olmasına bağladı.
-Uyandıktan biraz sonra dışarı çıktı ve elinde bir poşetle odaya geri döndü. Belli ki alışveriş yapmıştı. Poğaça ve aç bitir salam çıkarıp yemeye başladı. Uykudan yeni uyanmışım az sonra oda salam kokuyor... Ben sırf canları çekmesin ve oda da kokmasın diye aşağıda yiyorum, bunun yaptığına bak.
-Odada ikimiz varız, diğeri okulda. Camdan telefonuna gelen işığı duvarlara yansıtıyor. Sanki hayatında ilk defa görmüş gibi bakıyor. Kediler lazeri yakalamaya çalışır ya, yapsam harbiden de lazer ışığının gittiği yere atlar. Bir yandan da ayak parmaklarını sürtüyor. Artık hiçbir hareketine tahammül edemediğimden bu sürtme sırasında çıkan ses de sinirlerimi bozuyor.
-Yatakta gözümü kapatıp 5-10 dakika durdum, gözümü açtığımda bana bakıyordu ve gözlerini hemen sağına, halıya doğru çevirdi. Uyurken beni inceliyor *mk.
-Dolaptan şortunu alması, sol kolunu arkadan dolandırıp yatağa şort fırlatması ve şort yatağın yanına çarpıp yere düşünce küfretmesi. Klasik değişik hareketleri işte.
-Akşam yemeğinde klasik musakka var ve ben yemeyeceğim. Yine mi bunu yiyeceğiz *mk diyerek odadan çıkması. Bunu yaparken kapıyı önce kendine çekip sonra kolu çevirmesi. Kapatırken de kapıyı sertçe kendine çekmesi. Kapıda amortisör mü var da çarpıyorsun!
-Akşamüzeri başlayıp gece saat 3'e kadar kulaklıksız Elraen izlemesi. İzlemene bir şey demiyorum da sağır mısın da sesi sonuna kadar açıyorsun. Sürekli uyarıyorum kısıyor sonra geri açıyor. Bir de komik yerlerde geriye alıp tekrar tekrar gülmesi.
-Uykuya dalar dalmaz horlamaya başlaması elbet. Yastığa kafanı koyar koymaz nasıl horluyorsun anlamadım ya...
Artık nefes alması bile bana batıyor. 2 haftadır çocuğu gördükçe sol tarafımın boynumdan başlayıp yukarı doğru bir çizgi halinde kasılmasına ve sımsıcak olmasına sebep oluyor. Yarın sınavım var ama ben sinirimden derslere bile bakamıyorum. Neden böyle oldu her şey anlamıyorum ve bu durumumdan bir an önce kurtulmak istiyorum. Bana akıl verin, psikoloji okuyanlar varsa desteklerini bekliyorum.
submitted by Cathessis to u/Cathessis [link] [comments]


2018.08.01 11:20 attac94 Dijita Pazarlama

Olgu Şengül kimdir?
Pazarlamanın dijital alanında her yönü ele alan bir kitabın yazarı. Dijital pazarlamayı öğrenmenin ve bu konuda kariyer basamaklarını tırmanmak isteyenlerin başucu kitabının yazarı kendisi.
Olgu Şengül ‘ün dijital pazarlama kitabında özellikle bahsettiği konular kobileri e ticaret yapanları girişimcileri yakından ilgilendirmekte.
Pazarlama ve iş süreçleri hakkında bilinmesi gereken tüm detayları anlaşılır ve basit bir dille anlatan olgu Şengül karmaşık bir esele gibi görünen dijital dünyaya ışık tutuyor.
Bir puzzle’ın parçalarının keyifle bir araya getirir gibi okuyacağınız kitabın yazarı olgu Şengül, İstanbul teknik üniversitesi mezunu genç ama başarılı, tecrübeli bir girişimcidir.
"Dijital Pazarlama Eğitimi" nedir?
İnternet çağına hoş geldiniz. Artık çayı yakalamak bir tercih değil zorunluluk haline gelmişken sizde dijital pazarlama eğitiminizi almalısınız.
Oldukça meşgul işletme sahipleri, girişimci ruhlar ve kariyer yapan bireyler için satışları katlamaya yönelik pratiğe dönük ve kapsamlı olarak nitelendirebileceğimiz dijital pazarlama eğitimi Olgu Şengül tarafından alabileceğiniz bir eğitim.
8 kişilik sınırlı kontenjan ile birebir eğitime yönelik çalışmalar sayesinde dijital pazarlama hakkında aklınızda soru işareti kalmayacak.
Gelecek eğitim tarihleri ise şöyle:
Gelecek Eğitim Tarih ve Yerleri:
04-05 Ağustos 2018 Akkoç Otel / Adana
11-12 Ağustos 2018 Gevher Hotel / Kayseri
08-09 Eylül 2018 Maslak Workinton / İstanbul
Süre: 2 Gün – Cumartesi ve Pazar 09:00-17:30
Ücret: Bilgi verilecektir
Sınırlı Kontenjan:8
"Sosyal Medya Eğitimi" nedir?
Hergün kullandığınız sosyal medyada kariyer yapmanız ve para kazanmanız mümkün.
Nerden alacaksınız peki bu cevher bilgiyi.
Olgu Şengül’ün dijital pazarlama eğitimlerinde sosyal medya eğitimi de dâhil olmakla beraber kapsamlı bir eğitime tabi tutulabilirsiniz.
"E-ticaret Eğitimi
Yüzyılın değişen ticaret sistemi bizi başka bir piyasaya sürüklüyor.
E- ticaret gerçekliği
Dükkân ve gereksiz masraflar olmadan daha hızlı ve toplu satışlar gerçekleştirilen e ticaret pazarında bir eğitime elbette ihtiyacınız var.
Bu kadar kalabalık ve meraklısı olan bir sektörde hata yapmamak ve emin adımlarla ilerlemek için eğitim şart.
Yukarıda belirtilen tarihlerde size en uygun olan eğitim yerinde eğitim alabilir kendinizi geliştirebilirsiniz.
Neden Olgu Şengül’den eğitim almalıyım?
Karmaşık olduğunu düşündüğümüz konuları basite indirgeyerek anlatır.
İngilizce terimlerle anlatılan konular her ne kadar İngilizce biliyor olursanız olun, bir süre sonra karmaşaya sebep olur. Ama uzman eğitimci Olgu Şengül,
Öğrencisini bilgi karmaşasında boğmaz.
Uygulama odaklı çalışmalarda eğitim esnasında öğrenme şansı sağlar.
Sırlı kontenjanla birlikte eğitim kalitesini yükseltir. Soru sorma ortamında alınan eğitimden daha fazla verim alırsınız.
Konu bütünlüğü, anlam karmaşası yaratmadan anlatım Olgu Şengül için önemlidir.
Herkesin aklındaki sorulara içtenlikle yanıt vererek, eğitimin kalıcı olması konusunda çalışmalar yapar.
Piyasada dijital pazarlama eğitimini çoğu uzmanın verdiği gibi İngilizce olarak değil Türkçe olarak verir ve bu da katılımcının rahat bir şekilde anlamasına yardımcı olur.
Zamanı verimli kullanarak kısa süren eğitimleri uzatmaz, maddi kaygı ile ders anlatmaz.
Dijital pazarlama eğitimi, sosyal medya eğitimi ve e ticaret eğitimi gibi konularda uzman yardımı almak ve detaylı bilgi edinmek için olguşengül.com adresini ziyaret ediniz.
submitted by attac94 to u/attac94 [link] [comments]


2018.07.08 20:13 Magnar0 Arkadaşlar anlamıyorum bu olayı ve rahatsız olmaya başladım

Neden Türkiye sub'unun yarısı İngilizce yarısı Türkçe?
Adamın biri türkçe bir konu açmış, birisi İngilizce cevap veriyor bir başkası İngilizce özlü söz yazıyor... Hayır acaba bu adamlar hep mi İngilizce konuşuyor acaba diyorum ve (bu subdaki) geçmişlerine bakıyorum, bir İngilizce bir Türkçe. Anlam veremedim benim bilmediğim bir şey mi var?
Eğer yoksa bu konuya biraz dikkat etmemizi rica etsem? Bu ülkeyi bize emanet edenler bize dilimizi de emanet etti sonuçta.
edit. Hadi kabul, son cümlemde dil milliyetçiliği yapmışım biraz. Sadece bir cevap rica ediyorum 'ne isterse yapardan' başka, neden? Neden bir konuda Türkçe diğerinde İngilizce?
edit 2. Herkesin konuştuğuna kimse karışamaz, buna katılıyorum. Ama benim sıkıntım birisinin İngilizce konuşması değil, bi konuda İngilizce bir başkasında Türkçe olmasıydı. Benim dememle değişen bir şey olmaz bununda farkındayım.
Biri İngilizce sormadığı taktirde İngilizce cevap vermenin doğru olduğunu düşünmüyorum. İngilizce cevap vermek, batılılaşmak veya çağdaşlaşmak değil. Türkçe konuşarakta güzel cevap verilebilir. Ve özellikle bu sub'ta konuşulan çoğunlukla siyasi olduğundan, görüşlerini güzel bulduğum insanların Türkçe konuşmasını dilerim.
"Çünkü f*ck you" gibi cevaplar malesef hiçbir halta yaramıyor, aksinize ciddi birşey konuşmak istedim.
Son olarak burada milli gurur yapmak istemiyorum ancak Atatürk'ten bir söz : "Türk" demek "dil" demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim; diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.”
Herhalde son düzenlemem olacak bu.
İster Türkçe ister İngilizce konuşurum.
Tabikide ne bok isterseniz yersiniz yukarıda da dediğim gibi, madem okumayacaksınız cevap ta atmayın.
submitted by Magnar0 to Turkey [link] [comments]


2018.03.13 17:17 Sohbetinadi Sohbet Odalarında Sohbet Etmek

Sohbet odalarında sohbet etmek istermisin
Sohbet odalarında sohbet etmek istermisin; Adı sohbet olunca tabiki herkez sohbet etmek ister. en azından o sohbeti izlemek ister. Neden sohbet etmek istemeyelimki, bir engelmi var insanız ve insanlar tabiki sohbet ihtiyacı hisseder. Sohbet etmezse insanlar nasıl olurdu, hayatları nasıl olurdu? suskunlugun sessizliğin içinde bir yaşam hayal etmesi bile zor ve agır. Kim susarak zaman gecirebilirdi, sessizce bekleyerek konusmadan sohbet etmeden, eglenceye dahil olmadan amaçsız ve gayesiz beklenebilirmiydi. Birileriyle paylaşımda olmak, insanlarla birşeyler paylaşmak bu paylaşımlar hisler duygular sözler, sizcede güzel değilmi. Sohbet etmek için sebep aramaya gerek duymayan biriyimdir. herbir konu üzerinden sohbet etme imkanı bulabiliriz. biz insanlar herşeyi paylaşarak çoğaltmaya inanırız. hani derler ya sevgi paylaştıkca çoğalır diye. işte sohbet te böyledir. Sohbette paylaştıkca çoğalır anlam kazanır bir şekle bir ifadeye bürünür. sohbette buldugumuz anlam ve ifadede hayatımızda bir yer edinebilir. Daha öncede söylediğimiz gibi sohbet etmek bir ihtiyactır. tıpkı yemek yemek su içmek nefes alıp vermek gibidir sohbet etmek. Şu konuyu incelemenizi isterim, Sohbet nedir? ne anlama geliyor bu sohbet kelimesi kökeni nedir nerelerde kullanılır bu sohbet kelimesi SOHBET NEDIR Bu konuyu inceleyip okuduğunuzda, inanıyorumki sizlerde sohbetin anlamının farkına varacaksınız. sohbet kelimesinin kelime anlamının bile önemini fark edeceksiniz. Adının bile büyük bir anlam ifade etmeside sizce, bu sohbetin cok anlamlı ve önemli oldugunun ve hayatımızda bir yeri olması gerektiğinin, bir kanıtı değilmidir? Sizlerinde sohbet etmek istemeniz için yada sohbet ihtiyacınıza karşılık olması için bir kaç konuyuda anlatmak isterim. Öncelikle sohbet nedir dedik ve okuduk anlamını kökenini içeriğini benimsedik farkına vardık, şimdi sohbet etmemiz için sebeblere bakalım. Sohbet etmek için sebep olurmu?
Başlıkta yazıldıgı gibi sohbet etmek için Bir sebeb ihtiyac duyulmaz. Sohbet bir iletişim yoludur, tıpkı telefonla konusmak gibi. Sohbet insanların bir birleriyle iletişimidir. paylaşımıdır kendini tanıtmak ve tanımak için bir yoldur, karşılıklı anlayıştır aslında. Birini tanımak için ne yapıyoruz? onunla konusmaya baslıyoruz bu konusma sadece selam nehaberle kısıtlı kalmıyor. Ve başlıyoruz anlatmaya dinlemeye, tanışmaya calısıyoruz. kendimizi karsımızdakıne tanıtmaya calısıyoruz. Yada tanıdıgımız bir insanla basladık sohbet etmeye. sonunun nerde biteceginin bir önemi yoktur amacımız birseyler paylaşmaktır. Bir dost bir arkadas bir aile biriye olabilir bu kişi. yasadıklarımızı anlatıyoruz. hayallerimizi paylaşıyoruz. umutlarımızdan bahsediyoruz, keza oda bize hayallerinden umutlarından bahsediyor. Bu değilmidir sohbet? Yıkılan umutlardan yada yeni insa edilen hayallerden bahsetmek, hayata dair beklentilerden söz etmek. Dünyaya bakışımızı dile getirmek için sohbet etmiyormuyuz. sevgimizi saygımızı anlatmakta bir sohbet değilmisir aslında. Sohbet birilerine hikaye anlatmakmıdır, ona roman okumakmıdır? Sohbet Dilimizle ifade edeceğimiz karsılıklı konusustugumuz her bir cümledir aslında. Düşüncelerin gün yuzune cıkması, hayallerin paylaşılması umutların sözlü olarak anlatılması. yaşadıgın bir anı bir gün bir anıyı karsındakıne dinletmektir sohbet. Sadece sizin söylediklerinizden ibaret degildir tabiki sohbet. karsılıklı dedikya hani, karsınızdakıde tüm bunlardan bahsedecektir. mutlulugunuzu paylaşmak, mutluluğunuza anlam katmazmı? tabikide anlam katacaktır ve paylaşmak sohbettir. sevincinizi birileriyle yaşamak ne demektir sizce? bu sevince birilerinin ortak olması. sizi anlaması sizinle sevinmesi, sevincinizin sebebini anlatmanız. Sizin bu sevinç sebebinizi dinlemesi ona bir yorum yapması, harikaymış demesi bu sevince eklenmesi sohbet etmek değilmidir işte. Sohbetin belli başlı bir sebebi yoktur aslında. sohbet etmek için oldukca fazla durum vardır bence. hersey bir sohbet konusudur ve sohbet etmeye degerdir. iki arkadasın kahvelerini yudumlarken yapmış olduklarıda sohbet değilmidir. gülmeleri eglenmeleri sevinmeleri, ya o yüzlerindeki gülümseyiş herseye değmezmi. tadıdık arkadasların sohbeti tabıkıde oldukca güzeldir ve keyflidir. sizi zeten anlayan biridir sohbet ederken her kelimenizde sonraki gelecek kelimeyide bilirler zaten. Birde tanımadıklarınız vardır, sizi tanımayan ve sizin tanımadıgınız yabancı diye adlandırdıklarımız. sizcede tanımaya deger değillermi. Tanımadığımız biriyle sohbet etmek. onu anlamak tanımaya calısmak, hayatını yasantısını öğrenmek sevdiği renkleri bilmek bence güzel olucaktır. Bu insanların hayat içinde basından gecenler tıpkı bir roman gibi, yada televizyonda bir film izler gibi gelecektir bizlere. Onlarla sohbet ederek anlamak tanımak sohbetin güzelliğinin farkına varmak bu durumdan keyf almak mutlu hissetmek oldukca güzel olucaktır. Biz insanlar bir filmden bile etkilenen birileriyiz. film ve kurgu oldugunu bildiğimiz halde heycanla izleriz dinleriz değilmi. olmamış gerceklikle alakası olmadıgını bildiğimiz halde bu filmi nasılda izliyoruz ve bu izlediğimizi hayatımıza bile yansıtabiliyoruz. Peki ya işte bu tanımadıgımız insanların yasantılarıda bir film gibi gelmezmi bzie izlemeye yani sohbet etmeye degmezmi. Gercek bir hayat hikayesi. gercek bir yaşanılmış olay. canlı kanlı bir hayat dilimi. kesinlikle kurgu deil göz önünde duran bir gercek. Sırf bu gerceklik yüzünden bile sohbet etmeye insanları tanımaya anlamaya arkadas olmaya yada sadece dinlemek anlamak amaçlı sohbet etmeye deger bence. Her insan farklı bir yasam, farklı bir hayattır aslında. kimi insanın yasamında kendi yasamımızıda bulabiliriz, aynı seyleride yaşamış olabiliriz. Kendi adıma ben sohbet etmek için bir sebeb aramam, herbir insan başlıca bir sohbet sebebidir diye düşünüp herkezle sohbet ederim. Sizlerinde sohet ederek hayata dair insanlara dair bir cümle fazladan bir kelime bir anlam bir kafiye bir deyiş bir kültürü öğrenmeniz için insanlarla sohbet etmenizi öneririm. Dogudan bir insanla tanıştım. merhaba nasılsın nerelisin, ne iş yaparsın, yaşın kaç gibi cümlelerin sonunda sohbeti ilerleterek hayata dair birsey öğrendim. Doguda küçük bir köyde yasamış olan bu arkadasım. bana doguda doğup buyumenin zorlukları ve iyi yanlarını anlattı. Orada yaşanan olaylardan bahsetti evlenme yaşlarından, kültürlerinden, dostluk anlayışlarından, arkadaslıgın onlarca anlamlarından. hayatta nelerle karsı karsıya kalıyor o yörenin halkı, iş imkanının olmadıgı bir yerde nasıl geçim kaygısına düştüklerini anlattı. sadece haberlerden izlemekle bazı gercekliklerinde farkına varamıyormuş insan. hayat sadece haberlerde anlatıldıgı gibi iki satırlık hayat zor sözlerinden ibaret değilmiş anlamama vesile oldu. ben bunun nasıl farkına vardım. oranın kültürünü nasıl anladım. yaşamlarındaki o farklılıkları nasılmı anladım? tabiki sohbet ederek tanıyarak kendımı tanıtarak hasbihal ederek. Kısacası arkadaslar sohbet etmek için bizlere herşey bir konu bir bahane bir sebebtir. Bol bol sohbet ederek farklılıkların farkına varabiliriz.
sohbet siteleri Nerede nasıl sohbet edebiliriz?
Nerede sohbet edebiliriz; tabikide her platformda heran her yerde sohbet edebiliriz. Nerde ve nasıl? bu sadece bizim secimimizdir nerelerde nasıl sohbet edebiliriz dedikya hani işte bir kaç örnek olsun bizlere kimlerle nasıl nerde sohbet imkanı bulucağız nelerden bahsetmeliyiz nasıl sohbet etmeliyiz. Tabiki bunlara bir örnek ve yazımız olmustur. Nasıl sohbet edilir? diye bir yazım var bunuda okuyarak fazlaca bilgi sahibi fikir sahibi olabilirsiniz. bu linkten ulaşıpta konuyla alakalı fikir edinin NASIL SOHBET EDILIR? Fazlaca detaylı bir konu olduguna inanıyorum. sohbet etmek için bir mekana üstü kapalı bir yeremi ihtiyac duymalıyız. sohbet etmek için kaç kişi olmalıyız gibi sorulara yanıt olarak bahsetmem gerekir. Sohbetin yeri mekanı zamanı yoktur aslında. sadece sohbetin tarzıyla alakalı değişklikler vardır. nelerdir bunlar. Bir düğünde kalkıpta ölmüş birinden bahsederek sohbet etmek pekte anlamlı olmaz diye düşünüyorum. yada bir cenaze evinde kalkıpta kahkaha atmamıza sebeb bir sohbet konusuyla sohbet etmekte oldukca anlamsız yersiz ve sacma olcaktır. iste tamda bu gibi alakasız bir duruma düşmemek için sohbet ederken belirli konular altında sohbet ortamı olusturmamız gerekır Bulundugumuz duruma uygun sohbet konularıyla sohbet etmek ideal olcaktır. arkadaslarla bir kafede otururken herseyden bır sohbet ortamı kurabiliriz. gelecekten gecmısten espirili konulardan bahsederek sohbeti sürdürebiliriz. komik olayları anlatarak sohbeti eglenceli ve komık bır havada yapabiliriz. Arkadaslarınızın kahkahasına sebeb olcak konuları secerek sohbet edebiliriz, bir videodan bir ilginc bir anınızdan bahsederek, şakalar yaparak sohbet edebiliriz. Diyelimki bir düğün evindeyiz eglencenin dibine vuruyo insanalr hayatlarındaki en mutlu anlardan birini yaşıyorlar. Yüzlede gülümseyiz mutluluk oldukca yuksek seviyede ve herkez pozitif bır durumda. o halde bizde bu duruma göre sohbet etmeliyiz. Burda kalkıp acılardan, kaybedişlerden. hayatın bize kattıgı kötü olaylardan, ölümden cenazeden cezaevinden bahsetmek olmaz. daha pozitif, daha sıcak daha samimi, daha eglenceli, ve insanların mutlulugunu benimseyecek hatta bu mutluluğu paylaşacak sohbet etmek daha güzel olucaktır. Birde bayanların cay saatleri kahve saatleri altın günleri olurya. burdaki sohbetlerde oldukca güzeldir yeterki sizlerde sohbete dahil olun Biraz dedikodu biraz onu bunu komsuyu ayşeyi fatmayı çekiştirmek. yediklerinden giydiklerinden bahsetmek kim kiminle ne yaşamış sohbet konusu olmustur. ilerleyen saatlerde edilen o güzel sohbetlerden sonra, içilen kahvelerin falına bakmakta ayrı bir sohbete konu olucaktır. Kimin falında ne göründü kime ne kısmetler cıktı, kimisi kaç vakte kadar zengin olcak koca bulcak diye devam edecektir bu sohbetlerde. Sizcede bu sohbetler güzel değillermi anlamlı ve oldukcada iyi değilmi. bize birşeyler katıyor insan oldugumuzu yaşadığımızı hatırlatıyor değilmi. Dostlugu arkadaslıgı yaşamı nasılda hatırlattı bize bu degişen yerlerdeki degişik sohbetler. Birde hayatımızın en acı dönemleri vardır Adına ölüm dediğimiz olay. hayatın ta kendisi ve gerceği, kader diye teselli aradığımız. Bakın burda şunu özellikle söyleme ihtiyacı hissediyorum. sohbet sadece eglenmek gülümsemek mutlu olmak sevinmek sevinçleri mutlulukları paylaşmak değildir. Acının, hüzünün, kederin, sızının, öfkeninde sohbeti vardır. bu duyguların bu anlarında sohbeti vardır tabiki. Dedikya hayatımızın acı yönleride vardır kayıplarımız kaybedişlerimiz. birinin ölümü gibi. bir cenaze evinde nasıl sohbet edilir Daha dini konuları konusarak sohbet etmeliyiz. dinimizden merhametten vicdandan yaradanımızdan bahsederek sohbet etmemiz gerekir. Sohbet odalarında sohbet etmek;Tüm bunların yanında hani dedikya evde düğünde kafelerde altın günlerinde sohbet ediyoruz diye. Birde internet üzerinde olusan mekanlarda sohbet imkanlarımız vardır. nerelerdir bu sohbet odalarındaki mekanlar. Bu sohbet etmemiz için açılmış olan platformlara sohbet siteleri diyoruz. diger adıylada sohbet odaları, mobil sohbet siteleri diyoruz ve birazda bundan bahsetmeliyim.
sohbet_etmek Sohbet odalarında sohbet
Sohbet odaları dediğimiz, sohbet siteleri dediğimiz platformlar, internet üzerinden erişim sağladıgımız görsel ve yazışmalı sohbet odalarıdır. Bu sohbet odaları kendi içinde farklı bölümlere ayrılmıştır. degişik konular altında sohbet etmenizi saglamak için odalar isimlerle ayrı tutlmustur. Nasıl ayrı nasıl farklı isimler derseniz şayet. Şu konuyu okumanızı tavsiye ediyorum detaylı olarak burada paylaşmıştım Sohbet sitelerini tanıyalım Bu sohbet odaları çeşitli şehir isimlerinden olusuyorlar, oyun ve radyo müzik amaçlı sohbet odaları diye sınıtlandırılmıştır. Şehir isimleri dediğimiz sohbet odaları sizlere kolaylık olması acısından oldukca faydalı ve önemlidir. Neden önemli derseniz, Yaşadıgınız şehirden biriyle yani sizinle aynı şehirde ikamet eden biriyle sohbet etmek isterseniz. bu şehir sohbet odalarını kullanırsınız. Tanışmak yada konusmak kısacası sohbet etmek istediğiniz kişileri sizler belirleyeceginmiz için oldukca önemlidir bu odalar. Aynı semtten aynı mahalleden aynı şehirden birileriyle sohbet etmek istediğinizde bu sohbet odalarını kullanarak istediğinizi elde ediceksiniz. Oyun için açılmış tamamen oyunlar oynamak için faliyet gösteren odalarada bizler oyun odaları diyoruz. bu oyun odaları sadece oyun oynamak içindir. Sohbeti amaçlayan kişiler ve sadece sohbet etmek için sohbet odalarını sohbet sitelerini kullanan insanlar pek fazla tercih etmezler bu oyun odalarını. Bu oyun odalarını daha cok oyun oynamak zamanını oyun oynayarak kültürünü geliştirmek isteyen kişilerce kullanılır. Farklı oyun tipleriyle istenilen ve amaclanan sunulmaktadır.Genel kültür içerikli oyun odaları matematik içerikli oyun odaları. ingilizce yazılı oyun odaları, birbirinden farklı cok fazla sayıda oyun odası mevcuttur. sizler neyi amaçlıyorsanız sizinde talebinizi karsılayacak bir oyun odası mutlakaki vardır. Müzik adına olusmus radyo odasıda bu sohbet odalarının sohbet sitelerinin olmazsa olmazıdır. amaçlanan sadece müziktir keyftir. Online yayın yapan djlerle istediğiniz zaman muzik dinleme imkanınız olucaktır. sohbetinizi yaparken bir yandanda müzik dinleyerek bu yaşadıgınız andan keyf almanız amaçlanmıştır. istek isteme ve bir arkadasınaza yada herhangi bir kişiye sizin istediğiniz kişi yada kişilere hitaben istek isteyebilirsiniz. Bu istekleriniz online dj lerce anında yayınlanacaktır özel olarak söylenmesini istediğiniz kelimelerde djler tarafından okunacaktır. tabikide en önemli olanda genel sohbet odalarımızdır. bu sohbet odalarında sadece sohbet vardır amaç sadece sohbet etmek ve sohbet ettirmektir. Bu sohbet odalarında daha öncedende bahsettiğimiz tüm konuları baz alarak sohbet edebiliceksiniz. doyasıya istediğiniz gibi ve istediğiniz sürece sohbet edebilirisniz. Sizler için bir kısıtlama kesinlikle söz konusu değildir. istediğiniz zaman istediğiniz bir konuda istediğiniz kişiyle sohbet etmek sizin elinizdedir. Hiç bir ayrım kesinlikle bu sohbet odalarında yapılmaz ve yapılamaz. adınız yaşınız sehrinizin bir önemi kesinlikle yoktur ve ayrımcılık, kesinlikle söz konusu bile olamaz. sohbet etmek istediğiniz kişiyi elbetteki sizler seciyorsunuz. kiminle sohbet etmek isterseniz onu kast ederek yazabilirsiniz. biriyle sohbet etmek istediğinizde, kullandıgı adı yazarak baslayabilirsiniz yada sohbet etmek istediğiniz kişinina dını yazmanız yeterlidir. genel olarak ortada bir sohbet isterseniz, bir isim soylemenize gerek yoktur. doğal olarak ortaya genele yazarak sohbetinizi sürdürebilirsiniz. Tabiki özel oalrak yazışmak istediğiniz olucaktır yada olabilir. bu gibi ihtiyaclarınızı karsılamak adınada özel sohbet bölümü vardır. kimsenin görmediği bilmediği erişemediği özel pencereniz olucaktır. sadece size ve karsınızdakıne görunen bu özel sohbet pencereside sadece siz ve karsınızdaki kısıye acıktır. sizden ikinizden baska hiçbir kimse bunu göremez okuyamaz yada dahil olmaz. boyle bir özel penceresinde özel konularınızı konusabilirsiniz. Elbette konusmak istemediğiniz sohbet etmek istemediğiniz zamanlarda olabilir. bu sohbet odalarına giripte sohbet etmeden bekleyebilirsiniz. Sadece sohbet edenlerin yapmış oldugu sohbeti takıp edebilirsiniz. onların sohbetini izleyerekte zaman gecirebilirsiniz. bu sadece ve sadece sizin seciminiz ve size kalmıstır. Bu secimlerin sizde olmasıda oldukca iyibirsey diye düşünüyorum tüm kontrol sizin elinizde olucak. istediğiniz zaman istediğinizi yapabiliceksiniz.
mobil_sohbet Mobil sohbet imkanı
Mobil sohbet imkanıylada sohbet etmek için bizlere bir fırsat sunulmustur. bu fırsatıda degerlendirmemiz gerekir. Bu mobil sohbet nedir ne işe yarar nasıl kullanabiliyoruz gibi sorularınıza yanıt olarak Şu konuyu inceleyerek MOBIL SOHBET fikir sahibi olabilirsiniz. Mobil arayüzden bu mobil sohbet imkanından, Biraz bahsetmekte fayda var. bu mobil sohbet dediğimiz telefonlarımızdan yada tablet üzerinden bizlere sohbet imkanı sunmasıdır. Telefonlarımızdan yada tabletlerimizden, sohbet sitelerine, sohbet odalarına baglanabiliyoruz, bunun adına mobil sohbet diyoruz. İstediğiniz zaman istediğiniz yerden 7/24 sizin isteginize kalmış dilediğiniz bir zaman diliminde kolaylıkla sohbet etmek için bu olusmus sohbet odalarına giriş yapabilirisniz. yıllar öncesine bakarsak bu sohbet odalarına baglanıpta sohbet imkanı bulmak oldukca zordu. internet kafeler olmasa buda olmuyacaktı. şimdilerde bu sohbet odalarında sohbet imkanı bulmak oldukca kolaylaştı. bu gelışen teknoloji sayesinde sohbette sınır kısıtlama kalmadı diyebiliriz. Akıllı telefonların ve tabletlerin hayatımıza girmesiyle hersey oldukca kolaylaştı istediğimiz an istediğimiz bir yere ulaşabiliyoruz. en basit şekilde bilmediğimiz bir cümlenin ne anlama geldiğini yada nerelerde ne sıfatla kullanıldıgını telefonlarımızdan googleye bakarak ögrenebiliyoruz. Bu olay kolaylık sohbet odaları içinde gecerli durumdadır. istediğimiz zaman sohbet odalarına mobil sohbet imkanıyla baglanarak sohbet imkanı buluyoruz. Bir zaman yada süre kısıtlaması olmadan, ışık hızında mobil sohbet imkanıyla sohbet sitelerine bağlanarak doyasıya sohbet imkanına erişebiliyoruz. Şimdilik sohbet adı altında konuyu tamamlayalım. diğer konumuzda sohbet odalarında aşk; sevgi; özlem; dostluk; arkadaslık; ve daha fazlasını konu alarak sizlerle paylaşacagım www.sohbetinAdi.Net sohbet odaları.. ger gecen gün biraz daha gelişen teknolojiyle sohbet sitelerine erişmek dahada hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. internet adresi olan bu sohbet sitelerinde tabletlerden ve cep telefonlarında giriş yapmak oldukca kolay ve hızlıdır, sohbet arayüzü dediğimiz yani mobil sohbet imkanıyla herzaman baglanmak ve sohbet chat yapmak mümkündür. chat odalarında chat keyfini tatmamış olanlar sohbet odalarına hiç gelmemiş kişiler buraya basit ve kolayca giriş yapabilirler. sohbete baslamak cok daha kolay. bedava sohbet etmek için sizlerde mobil sohbet imkanıyla bu eglenceli ortama katılabiliceksiniz. chat sohbet hizmeti veren sohbet sitemizde istediğiniz zaman canlı sohbete baslayabilirsiniz. bedava ve üyeliksiz sohbet fırsatından faydalanın.
submitted by Sohbetinadi to chat [link] [comments]